Oytun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Oytun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10.05.2009

05.10.09 - Ekim/Buca Anadolu

Evet, bu zor. Başlangıcı düşünmek bile ''off...'' dedirtiyor.

Son dört yılım sonuçta, boru değil. Hayatımın – yaşanmış – çetrefilli kısmı şüphesiz. Lisenin ilk gününden başlayıp şu ana, şu saniyeye gelene dek.

Buca Anadolu'nun bahçesindeki ilk günümü hatırlıyorum. Kalabalıklar kalabalığı. Nedense sonraki yıllarda, sonuçta takriben insan sayısı aynıydı, ilk gün bahçe asla o kadar kalabalık gelmedi. Koşup sarılacak bir dolu insan doluydu.

Ve kötü kötü bakıp es geçilecek bir sürüsüyle...

O' Lord, I miss those days...

Bütün o dramalar, her şeyi büyütüp büyüttüğün şeyin ölçüsünde büyüdüğünü sanmalar. Eminim otuzumda da bugünler için aynını diyeceğim.

Büyüdüğünü sanmak saçma, bunu öğrendim ama. Stabil.

Neyse, lise. Dokuzuncu sınıf.

Cengiz'in servisi. 'Babacan'... Baba ocağı görevi yaptı sayılır. Baba ocağı kadar sıcak, baba ocağı kadar 'evin reisi' mantığıyla işleyen... Sanki servise para vermezdik de Cengiz Abi bizi lûtfen götürür getirirdi.

Hiç kimse kılık kıyafetime Cengiz Abi'den çok karışmadı.

Ama hakkı var, servis olmasa Baldan ve Ekin'le bu kadar iyi arkadaş olurmuyduk acaba? Ceren, Cem ve dahası, külliyat halinde katıla katıla gülüp...

O servis dışındaki çok az insan Protonik Aşk'ın ne demek olduğunu biliyor mesela. Altın Buda heykellerini andıran bir adamın bir zamanlar serçe 'barnağı' kadar olma mümkünatını sorgulamadılar. Zürafa aşkını bilmediler...

Baldan ve Damla'nın CanKan taklidini görmediler.

Gerçi o dokuzuncu sınıfta değildi ama olsun...

Sonra; kravat, gömlek ve kazak düzeltme işlemiyle beni potansiyel bir azardan kurtarıp hayatımın ilk en sıcak dostluğuna başlatan hatun var tabi. Derya. Koridorda, müdür yardımcısının kapısının önünde bana dergiyle ilgili ilk bilgileri verirken ne saatlerce sokaklarda yürüyüp tanımayamadığımız tanışlara selam vereceğimizi, ne o okulun görüp görebileceği en güzel dergiyi birlikte, kendi yolumuzla çıkartacağımızı ne de Tansaş önündeki dört karo taşın üstünde hayatımın en zorlu açıklamasını yapacağımı bilemezdim.

Agora'dan Konak'a kadar yürüyüp yine de konuşmaktan yorulmayacağımızı da tahmin etmezdim mesela. Ya da ne zaman nargile içsem aklıma onun bana, ilk içişimde söylediği sözleri hatırlayacağımı.

Ama, ilk kez, sol yanımda oturmuş, şiir dinletisi sırasında, ağlamaklı, kulağıma konuştuğunda, kızkardeşimi hissetmiştim.

Başkaları da vardı tabi.

Yıldırım misal. Kitaplar, kitaplar, kitaplar. Masonluk benzeri bir oluşum kurmayı düşünmüş hatta, yanlış hatırlamıyorsam, bunun için sembol araştırmış ve gruba üçüncü ve dördüncü isimler bile düşünmüştük.

Pardon, pardon... Bunun öncesi var. İlk gün, Alper ile birlikte kendisinden nefret etmiştik.

Sıralar 'U' şeklindeydi ve Yıldırım tam karşımızda, çok sonraları 'Ne güzel reddetti ama...' diye bilinecek olan bir arkadaşımızla oturuyordu.

Başka başka... Zamana yenik düşen arkadaşlıklar da oldu. Uyuşamamazlıklar da. Bazıları için kendimi kötü hissediyorum.

Dokuzuncu sınıfta Asena ve Pelin vardı uzunca bir süre yanımda. Sonra, bölümler girince işin içine Asena'yla biraz daha az görüşür olduk ama Pelin, daha grubumun içindeydi. Doğrusu, grubumdandı. Sonuna kadar götüremediği için sanırım şu anda grubumun içindeydi demek daha doğru geliyor.

Asena için üzgünüm. Kopmadık belki ama daha güçlü dokuyabilirdik bazı şeyleri.

Velhasıl-ı kelam, onuncu sınıf başladı. Ben, Busem ve Özge'den oluşan dil sınıfı fazladan bir kişiyle dört mevcutlu idi. Sene sonuna doğru aradığının bu olmadığını düşünen Busem derslerden çekilirken biz Özge ile yola devam edeceğimizin farkında idik.

Farkındalık demişken...

Ben kendisine karşı özel bir sevgi beslemezdim Özge'nin dokuzda. O, daha sonra söyleyeceği gibi, benim farkımda bile değilmiş.

Bu çok bi' şey değiştirmedi. Zavallım için üç yıl boyunca her gün bütün herkesten daha çok gördüğü kişiydim.

Kaderdaşlık güzel bir dostluk yarattı ama. Ortak dil dedikleri şey var ya hani, biz onu Fransızca'nın üzerine kurduk. Rekabet vardı. Kıskançlık vardı. Kavgada ilk söylenecek sözlerimiz vardı yangından ilk kaçırılacak olarak dolapları işaretlemiş olan okulumuzda.

Sınıfımız sonradan pimapenden bir perdeyle koridordan ayrılmış bir hücre oldu.

Okulun tüm kaynaklarından yararlanıp bütün 'resmî' detayları bildik.

Bu kadar incik ve cinciği bir de Ayşe, Ayda ve İlayda bildiler sanırım.

Ama onlara var daha...

Onuncu sınıf Nilüfer Hoca senesiydi. Çok şükür ki on bir ve on iki de öyle oldular.

İlkay ve Kerem'le de sanırım ona başlamadan önceki yaz tanışmıştım. Halil'le tanışıklığın ikinci yılıydı ve artık kendisi gündelik hayatımın tüm detaylarını biliyordu.

İlkay'ın bir gece bilgisayarımı salondan odama taşıyayım diye – masaüstü bilgisayarımı – annem ve babama istek mektubu – hayır dilekçe değil – yazdığını hatırlıyorum ki keşke bulup da koyabilsem buraya onları.
Münazaralar vardı o sene. Bi' ara dilimize pelesenk olacak pek çok laf doğurdular. 'Fotokopiyle çoğaltımış kızlar'... 'Özge'yi burada mı yersin paket mi yapalım?'...

Dahası, Tuğba'nın Derya'yı, Derya karşısındaki kızı dövmesin diye kucaklayıp sınıfa taşıması ve Derya'nın o sırada elinde olan dondurulmasının kırılmasına sinirlenmesi.

Tuğba...

Fransızca dil öğrencisi olarak İngilizce öğrencilerini – artık hepsinin tam tekmil sayısal seçmesinden midir nedir – ne tanıyabildim ne de sevebildim. Karşılıklı bir ihtiyaçsızlık sanırım bu. Hala bilmem bizim okulda İngilizce TM sınıfı var mıydı?

İşte Tuğba birkaç kişilik istisnaların su götürmeyen baş nedeniydi. Hepimiz için, herkesin sevilebileceğinin en büyük kanıtıydı. Ve herkes tarafından sevilmenin mümkün olduğunu.

Grubun – terör örgütü bir tanımlama, kabul, ama ne diyeyim başka – külliyatından iğrenen insanlar bile Tuğba'ya karşı sempatiyle yaklaşırlardı hep.

Ayakkabıları müthişti ayrıca!

Unuttum! Güler Hocam! Ki şu günlerde aklımda en çok yer işgal eden insanlardan biri. Biz portakalda vitaminken nasıl öğretti bize diye düşünüyorum Fransızca'yı...

Ne menem şey ise hala üniversite gençleri öğrenemiyor!

Onuncu sınıf aynı zamanda kapı çarpıp kavga etme yılıydı. Derya ve Baldan, bazen birbirleriyle de hatta, bol bol kavga ettiler.

Ve literatürümüze 'basiretsiz' katkılarda bulundular(!).

Onbirinci sınıf. Zeynep ve okul dergisi. 'Sevgiye Çağrı' diye dergi çıkartırken Ekin'i uğurlamak hepimize çok koymuştu.

Belki dergi koşuşturması olmasa çok daha zor olurdu da...

Ama benim için her şekilde yeterince zor geçti o alışma süreci.

Hayır, kız başka okula geçti sadece. Başka bir şey olmadı.

Görüşmelerimiz pek çok ambargolarla dolu doğum günlerine indi. Yazlık ziyaretleri ve bir de anneannemin evinde toplu film gösterimi.

Hala o iki filmi izleyişimiz kare kare aklımda.

Dergi. Derya ve ben Corel Draw kullanmayı öğrenip(kullanmaya mecbur bırakılıp), bir baskıevinden stajyerlik teklifi bile almıştık elimizdeki dergiler sayesinde. Yapmadık o stajyerliği, o ayrı.

Tabi bi' de, bize tahsis edilen dergi odasında, hep beraber araba yarışı oynayıp şarkı söyledik. Özge, Derya ve Alican'ın koro halinde söyledikleri bi' şarkı vardı hatta. Unuttum şimdi.

Pek çok haklı sebepten ötürü okulun pek çok öğretmenini sevmiyorduk bi' de onbirinci sınıfta.
Ben mesela, hala, içimde bir kusma hissi duymadan menekşelere bakamam. Bu denli.

Bir insan nasıl her an, istisnasız her an, mutlu olabilir ya da...

Neyse, bunları bana şahsi sorun okul ahalisi. Ne dedikodular biliyorum...

Ve onikinci sınıf.

Son sene, aniden, beş kişi oluverdik. Sözel sınıfla ortak dersler ve geri kalan derslerin boş olmasından dolayı hep bir aradaydık. Ayşe, Ayda, İlayda.

Salı günü Ayşe'yle buluşacağız.

Herkesi çok özledim, buluşma sayesinde biri eksilecek.

Özlemek demişken, Zeynep tabi.

Zeynep'i bütün olarak özledim. Ben konuşmadan beni anlamasını özledim, ben konuştuktan sonra beni anlamasını özledim ve inanın ikincisi daha zor. Sevinç Teyze'yi özledim. Çandarlı'yı özledim. Falları özledim. Fransızca çalıştırıp özel ders karşılığı nargile ısmarlatmayı özledim. Beraber – bu Derya için de geçerli – yiyip yiyip sıçamamayı özledim. 'I Will Always Love You' söyleyip işkence yapmayı özledim. Omuz alışverişi yapmayı özledim. Gerekliliğini öğrendim.

Bu saydıklarımın büyük bir kısmını pek çok insan için hissediyorum.

Aylin Hoca mesela. Ahmet ve hatta Necmi. Duygu. Armada'nın bir kısmı işte. Derya'yla ders ekip bakkala gitmeyi, on lira verip alışveriş yaptığımız bakkalın onyedi lira paraüstü vermesini hatırlıyorum...

Mikroya inersek... Bütün gün derse girmeyip son ders tarih olduğu için Arka Sokak'tan Armada'ya geçtiğimi hatırlıyorum. Aylin Hoca nasıl da sevinmişti(!).

Ahmet ve Necmi'yi takiben bütün sınıfın benimle uğraşması vardı bir de tabi. Liboş oldum falan... Tahir Hoca saolsun.

Dersane de lise de bitti sonra.

Sonunda mezuniyet gecesi diye bir şey olmuş ki hatırlamıyorum yani. =D

Yaz geldi. Halil ve Oytun'la.

Zaman aktı. Sonuçlar, yerleşmeler...

İstanbul'a taşınıldı.

Tabi bu dört yıl içinde satır aralarını bilenler için benim anlatmadığım/anlatamadığım bir dolu şey oldu. Ben ben oldum. Oluyorum.

Ama aynı zamanda bir şey daha oluyorum.

Güzel günler, güzel.

Nasıl olursa, oldurulursa...

Dün(cumartesi) paintball oynadık.

Maiyetine dahil olan herkesin sorunlarını bilmeden çözen bir diktatörün eliyle. Kendisine teşekkürler borç tabi.

Saat 01.20. Ben hayatımı etkileyen kadının hayatımı etkileyen şarkılarından seçilmiş bir playlisti dinlerken bunları yazmaya karar verdim.

Ultimate bir andaç yazısı gibi oldu.

Hayatıma.

Eksik yazılmış.

Bir gün oturup hepsini, tek tek, kimi kırarım kimi üzerim diye düşünmeden, üzerimdeki tanımlamalardan, tanımsamalardan haricen, yazacağım.

Oldukları gibi.

O güne dek, bu var.

Her şeyin güzel yanları.

Ama şu var...

Sanırım, bugüne dek güvenmeyerek, tam anlamıyla güvenmeyerek, çok şey kaçırdım ben. Artık daha değişik olması dileğiyle ve olacağı bildirisiyle.









9.29.2009

29.09.09 - Cevab-ı Mürsel

Tanıdığım biri var.
1.İyi edebiyat yapıyor. (Sanatsal düşüncesi çok iyi.)
2.Çok iyi felsefe yapıyor. (Felsefi, sistematik düşüncesi çok iyi.)
3.Bilimsel düşüncesi iyi. Bilimden mümkün olduğunca anlıyor. Şeyleri bilimsel tabana uydurabiliyor. (bilgisayardan iyi anlar, kuantum fiziğine tutkun vs.)
4.Güzel bir kız.
5.Duyguvi edinimleri, devinimleri, verimleri de iyi.
6.İyi bir akademik hayatı var, alanının en iyilerinden.
7.Kolay dil öğreniyor.
8.Genel olarak insanlarla çok iyi anlaşır, her duruma ayak uydurur, yardımseverdir.
vs...
Fakat, yakın insan ilişkilerinde pek iyi değil. Oldukça kötü. İnsanları üzüyor, kimilerinin hayatlarını bozuyor. (tamam, hayat bozmak biraz abartı olabilir.)

Bu iyi biri mi? Nasıl biri bu kız? Ben karar veremedim.


Böyle bir soru sorulmuş*. Cevap verelim dedik.

Hazırlık süresi dallı budaklı olsa da bu soru en nihayetinde bir ''İyi/kötü nedir?'' sorusu. Ve böyle bir durumda, birisi hakkında bu tarz bi' soruya cevap vermek için o kişiyi şahsen tanımak zaruridir.

Ama bir istisna yapıp çaba sarf edeceğim ( burada dil çıkartıyorum ).

Başlamadan önce söylemeliyim ki sorunun çıkış kaynağına teyit ettirdiğim üzere 'yakın ilişki'yle söylenmek istenen aşk ve yakın dostluklar imiş.

Ve bir insan sevgili ya da dostluk kurmayı neden başaramaz diye düşünmeye başlarsak...
Burada bahsi geçen kız kibirli olabilir. İnsanlarla arkadaşlık ilişkilerini çok güzel yürütmesine engel olmayan kibir, onları kendisine yaklaştırmasına izin vermiyor olabilir. İnsanları seviyordur, ama uzaktan seviyordur. Kendindeki meziyetlerin farkında ve hatta boyunduruğundaysa eğer, güzelliğiyle de doğru orantılı olarak bu söylediğimin mümkünlük kat sayısı yükselecektir.
Ya da bir başka olasılık üstünde durursak; kendi seviyesinde sevgili ya da dost bulamadığından... Eh kriterlerinin altında olup da yakınlaştığı insanların ne olduklarını fark ettiğinde onlara sinirlenip üzücü ya da hayatlarını bozucu şeyler yapabilir.

Çocukluk mevzuları olabilir. Paylaşmayı, özellikle de kendisini ve sevgilisini paylaşmayı sevmeyen birisi olabilir. Bu kız ne sıklıkla ayna kontrol eder mesela?

Narsist olabilir mi? Prenses sendromu ya da?

Prenses sendromu yaşayanlar her ortama ayak uyduramazlar belki ama iyi numara yapanlarını görülmemiş değildir.

En nihayetinde bu kız bir kadındır. Kimseyle sevgili ya da dost olmak istemiyor olabilir. Kendisi istediğini düşünse, bunu kendi ağzıyla göz yaşları içinde söylese de... Zorunluluk, alışılagelmişlik, diğer insanlara benzeme gerekliliğinden dolayı bunları, isteme şeklinin bunlardan kaynaklı olduğunu bilmeden, istiyor olabilir.

Yakınlık kurmak istemiyordur.

Dost istemiyordur mesela. Frijit ya da aseksüel olabilir.

İyi mi kötü mü mevzusuna gelirsek...

Bu soruyu soran kişinin kızla kurmaya çalıştığı ilişkiye bağlı olarak değişir. Bu denli net bir şekilde tetkik edebildiğine göre, soran kişi bu kızla sevgili ya da yakın dost olmak isteğinde değildir. Ya da bunları görüyorsa zaten olmaması gerektiğini bilir.

Kırk yılda bir, bir araya gelip sanki ahbapmışcasına eğlenip muhabbet etmek de iyidir. Zaman zaman gereklidir. Kızımızın kötü tarafının varlığı şüphesiz, sadece iyi tarafıyla iletişimde olmak mümkündür.

Yaklaşmayın, ısırır.

*Bilge Remus Ka tarafından sorulmuştur.


9.17.2009

17.09.09 - İyi, Kötü, Kürt...

Sekiz gün olmuş yahu... Ev bakmak, okul işleri vs derken...

Neyse, yarın İzmir'e dönüyoruz ailenin İstanbul kanadı olaraktan.

Zira ev tuttuk ve eşyalarımızı almalıyız. Her şey çok güzel gidiyor. Denk düşme, düşeş, Nottingham Düşesi ve daha hepsi, peki çoğu, otuz iki kısım tekmili... Kulak çekip tahtaya vurun.

Ebru ve Arzu'nun çocukluklarında oyun oynadıkları evde yaşayacak olmak da güzel bir his. Ve Berkcan Ebru, Arzu ve Esra'nın okuduğu okulda okuyacak.

Bahsi geçen okul tuttuğumuz evin hemen çaprazında.

Tabi sadece bu değil. Muafiyet sınavına Fransızca'dan giren öğrenciler içerisinde muvaffakiyete ulaşan bir bendenizim. Ders programım da ayrı bir şuh. Pazartesi günü 14.45-16.10 arasında derslerim, salı boş günüm, diğer günlerde de 11.40'da çıkıyorum okuldan.

İstanbul'daki arkadaşlarıma duyurudur. Bu saatler dışında müsaitim.

Ve asıl İzmir'dekilere duyurulur ki cuma akşamı gelip çarşamba akşamı geri döneceğim, ben arayamasam da siz arayın beni ki görüşelim.

Anneannem de içli köfte yapsın. Ya da otlu börek.

Ders programımı kıskananlar da , isim vermek gibi olmasın ama Oytun, çatlasınlar =)

Neyse...

Bu sabah Cem Garipoğlu 'teslim' olmuş. 197 gün sonra. Ceza Hukuku'na minnet hem reşit olmadığı hem de kendisi teslim olduğundan sanırım ceza indirimi alacak. Yine de tutuklanıp bir yere kapatılması her şekilde iyi.

Şu saatten sonra dışarıda kayırılan zanlı de içeride, mahkemede korunmaya devam edecek.

Görenleriniz oldu mu bilmiyorum ama yakalandığı sırada görüntüsü alınmış zanlının. Sakal, kilo... Nasıl da Ogün Samast'a benziyor.

Hatırlıyorsunuz değil mi?

Ogün Samast'ı?

Hani Hrant Dink'i öldürmüştü 19 Ocak'ta. BBP'nin gençlik örgütü, İdil Biret'in konseri sırasında eylem yapan Alperen Ocakları'yla bağlantısı olduğu Muhsin Yazıcıoğlu tarafından yalanlanmıştı. Polislerle jandarmalarla kahramanmışcasına fotoğraf çektirmişti. Her duruşmasında ahkam keserdi.

Hatırladınız, hatırladınız...

Bakalım Cem Garipoğlu'nun davaları nasıl olacak?

Dava demişken açmakla davaları olan insanlar var malum. Bu insanlar hala konuşmalarında iyi/kötü Kürt etiketlerini kullanıyorlar.

Dahası, bazıları iyi,kötü,Kürt diye etiketliyorlar insanları.

'Siz kendinize Kürt derseniz benim gözümde de başka bir vasfınız olmaz. Hem zaten nankörsünüz de.' dercesine.

Hem Ermenistan'la ilişkilerde, hem Kürt Sorunu'nun çözümlerinde, hem sağ cephe hem de Türk solu - çünkü böyle terim var, Türk solu diye, milliyetçi sol - karşı tarafın talepleri olmasını bir 'had aşma' durumu olarak görüyorlar.

Anlaşma kelimesinden anladıkları şeyin ne olduğunu cidden merak ediyorum.

Hülasa, bitirirken, hatırlatmak isterim, bu kadar karman çormanlıktan sonra, severim ben bunu:

''Üfleme. Çünkü bu bir çorba, sıcak tüketile.''

Kendinize dikkat edin.

=)

9.09.2009

09.09.09 - Buca Anadolu Lisesi

Evet evet yazamadım biliyorum. Pardonlar pardonu.

Çok bir olay olmadı zira. Bi' tek paso yağmur yağıyor ve ben de yarın ki sınava çalışıyorum.

Gerçi iki geceliğine konut değiştirip Esra Ablamda kaldım. Koltukları enfesti.

Alacakaranlık'ı izledim en nihayetinde.

Berkcan beni özlemiş olmalı ki ilk kez bana mesaj attı. Şu tarz bi' yazınla; 'Nbr uniwersiteli?'. Büyüyecek diye umuyoruz ya... Bakalım.

Kadıköy ve Moda arasında kalan yer(e ne deniyor acaba) enfes. Sahaflar, kiliseler... Bi' ara fotoğraf makinası edinip çekeceğim hepsini.

Annemi özledim! Mutfakta mantar pişiyor... Bittersweet bir durum.

Bittersweet demişken Whitney yeni albüm çıkartmış, bakalım bakalım...

Beyoncé'nin Halo'su cidden iyi şarkı, anca dinleyince...

Günlük hayatım tıkırında kısacası. (Tıkırında?)

Ama...

Geçen gün, gazeteleri bu kadar sıkı takip etmiyorum ya Rab, Serdar Yay'ın Çocukların Açılımı adlı yazısını okudum.

'Bir bu eksikti...' dedim.

İsteğiniz doğrultusunda aşağıdaki adresten okuyabileceğiniz bahsi geçen yazı bana bir kısmıyla lise meclis oluşumunu dahası liseli gençlerin siyasi gruplara ayrılmalarını düşündürdü.


Serdar Yay yazısında şöyle demektedir:

Yani lise öğrencileri bu tarz devlet konuları hakkında, ki evet bunun adı siyasettir, dile getirecek fikirleri olmayan apolitik kişilerdir. Herhangi bir siyasi oluşum ya da düşüncenin taraftarı olmaları mümkün olmadığı gibi devlet kurallarına göre yasaktır.

Peki.

Biz lisede ne ile uğraşıyorduk? Her meclis seçiminde sağ tarafa yakın öğrenciler bir şekilde başkan çıkarken yazarımızın bir kez bile 'Lise öğrencileri siyaset hakkında belirtecek fikri olmayandır, bu gruplaşma yanlıştır.' dediğini hatırlamıyorum. Aksine kendisinin bu sistemin dahilinde olduğunu hatırlıyorum.

Ve yine aynı sağ görüşlü öğrencilerin pek çok yerde nasıl kollanıp gözetildiğini de hatırlıyorum. Pek çok örnekle hem de.

Bu yüzdendir ki bu yazarımızın 'Çektar Öğmen' adlı kişinin düşüncelerini 'hoşgörü' gibi bir erdemle kabullenmesini, aslında kabullenip kabullenmemesinin kimsenin umrunda olmadığını, kendisinin de herkes gibi biri olduğunu ve hoşgörmek gibi bir ebilirliği olmadığını, insanların istediği herkesi kahraman/önder seçebileceğini anlamamasını doğal karşılıyorum.

Anlayamadığım tek şey; bu kadar istek ve şevkle yazan birinin ( iyi ya da kötü öyle yazıyor ) yazdıklarını bir kez göz okumasına tutmaması ya da Türkçe Gramer konusunda bir parmak yol alamaması.

Edebiyat ve Dil ve Anlatım derslerine kim girdi merak ediyorum.

Hülasa, an itibariyle Avrupa Yakası diye bir yer olmadığından, Yunanistan'a kadar her yerin deniz olduğundan korkmaktayım.

Yemek yiyeceğim üstelik, acıktım.

9.04.2009

04.09.09 - Güvenkıran


İzmir'de, eczanede , biz topuk çatlakları için vazelin ve toz halindeki salisilik asidi karıştırıp majistral bir krem yapardık ki bu krem kurumuş ve çatlamış deriyi yakarak yerine yeni ve sağlıklı bir deri gelmesini sağlar bu sırada vazelin bölgeyi nemli tutup acıyı dindirirdi.

Peki güven çatlakları için neyle neyi karıştırıp bir merhem hazırlanabilir?

Güvenmenin gittikçe zorlaştığı bugünlerde, zaten güven yoksunu varlıklar olarak gezen insanlar tam da güvendikleri birini bulduklarını düşündüklerinde acele ettiklerini/büyük konuştuklarını/Tanrı'nın kendilerine güldüğünü akıllarından çıkarmamalılar.

Güven eksikliğinden manyak olsun insanlar, demiyorum tabi ki. Ama...

Şöyle anlatayım, ben görerek ve bilerek inanan biriyim, pek çok diğer insan gibi. Hayatımdaki hiç kimse hakkında, kendim hakkımda bildiğimden daha çok şey de bilmiyorum. Buna rağmen, bazen kendime olan güvenim bile sarsılıyor ki bu cümlede geçen güven kelimesi özgüven kelimesinin anlamından çok 'yakıştıramamak' kelimesine yakın.

Peki 21yy. insanı kendisine ve babasına güvenemezken, oldu da birisine güvendi diyelim. Ve sonrasında güveni sarsıldı. Ne yapmalı?

Güvenkırıcının konusuna ve önemine göre değişebilecek bu ' To Do List' kişinin ve kişinin önemine göre de şekillenecektir. Eğer bu ademoğlu/havvakızı sizin güveninizi tekrar verme pahasına hayatınızdan çıkartamayacağınız birisiyse ikinci bir şans verin derim ben.

Belki de bu merhemin formülü olabilir. Sabır ve tekrar güvenme isteği.

Güvenkırıcının mevcudiyetine rağmen o kişi yakınınızda tutmanız salisilik asit misali sizi ( sizi burada iki kişi ) dağlayacakken tekrar güvenme isteğiniz sizi bir arada tutacaktır.

Ve eğer başarabilirseniz, bi' ihtimal, her şey eskisinden de iyi olabilir...

**********************************************************

Aşüftevi'den bu yana insan ilişkileriyle ilgili yazmadım, özlemişim. Şimdi efendim biz bloga dönelim madem...

Dün Oytun'la birlikte Yeditepe Üniversitesi'ne, Oytun'un ders kayıtlarını yapmaya gittik ve neredeyse bütün gün orada geçti.

Karin Karakaşlı'yla tanıştım bu arada ama sanırım daha canayakın birini bekliyordum. Çok meşguldü, belki sebep budur.

İçeri girişimizden yüzyıllar sonra okulda işimiz bitip Kadıköy'e doğru yola çıktığımızda Deniz'de kalmaya karar verdim ve karşıya geçtik.

Akşam da çok eğlenceli bir masa olduk ki masanın mevcut sayısı üçten başlayıp ona çıktı. Masadaki ezici çoğunluk İzmirliydi.

Geçen sefer Loren'dan fotoğrafları alıp koyacağım tarzında laflar edip hala o fotoğraflara ulaşamadığım için fotoğraf koyacağım yazmaya yüzüm yok ama umudum var.

Bir de... De la Bülent à l'Elif yazısını yazdığım sırada kardeşim olacak insansının Facebook'ta arkadaşının gönderdiği bir videoya yaptığı yorumun fotoğrafı aşağıda.


Annemi İzmir'e yolcu edeceğiz bugün. İki hafta göremeyeceğim onu ama sonrasında çok büyük bir ihtimalle buraya taşınacak. Gelirken ayağımı sürüdüp, niyetim İstanbul'u yirmi milyon yapmak.

9.02.2009

02.09.09 - Kilo Verdim!

İstanbul, İstanbul, İstanbul...

Burada yağmur yağıyor! Hem de eylülde!

Evet, bir İzmir'li olarak bu yadırgama/kötüleme dolu cümleleri daha uzun uzun ( yetmişbeş seksen yıl) usanmadan kuracağım.

Tabi hepsi bu metinde olmayacağından şimdi başka cümleler kurma zamanı diyebiliriz.

Destination değil de journey olan yolculuğum 31.08.09 akşamı Metro adlı seyahat şirketinin saat 23.00te hareket eden çift katlı otobüsüne binmemle başladı. Validem ve Oytun da yanımdaydılar.

Ortalarında masa olan dörtlü koltuk öbeklerinden birinin üç koltuğunu istemiş olsak da annem ve biz farklı öbeklere oturtulduk ve dahası, oturma düzenimizin aldığı en son şeklin bilet kesim numaralarıyla alakası yoktu.

Kör topal bir yolculuktu. Zaten havalandırma sistemi de üst kattakiler aşağıya üflüyormuş da o hava oradan geliyormuş gibicesine çalışıyordu.

Susurluk'ta soğuk sandviç aldık ve bayat çıktı.

Ha bu arada, benimle aynı bölümü kazanmış ve öncesinde de bir dönem lisede aynı okulda okuduğum bir arkadaşım da bizimle aynı otobüsteydi. Üst katta oturuyordu ve anlattığına göre üst katın çilesi daha da büyükmüş.

Sabah şaşırtıcı bir şekilde sağsalim İstanbul'a ulaştığımızda her şeyin daha yeni başladığını, o günün kabuslar kabusu bir gün olacağını ne körpe bedenim ne de körpe aklım asla tasavvur etmemişlerdi.

Bizi ağırlayacak olan kuzenim - annemin kuzeni daha doğrusu - Ebru Abla'mın evine girip bir kaç dakika eşya yerleşimi yaptıktan sonra kapıdan çıktık ve o kapıdan içeriye tekrar girdiğimizde saat dörtbilmemkaç idi ve ben İstanbul'dan hali hazırda sıkılmıştım.

O günün akşamı, Oytun'u yanına alan - Oytun'un yurdu ayın beşinde açılacakmış, tabi bizim bundan haberimiz yoktu - arkadaşı Deniz'in evine gittim. Çok sevimli bir kız olmasının yanı sıra - Derya, okuyorsan eğer bana seni hatırlattı hep =( - evinde hayatımda gördüğüm en sevimli köpek vardı. O kadar ki, ilk defa köpek sevdim.

Ben kedi insanıyımdır.

Sonracığıma, dün, Loren ve onun pek cici arkadaşı Melisa'yla buluştuk BenDeniz ve Oytun. Melisa oruçlu olmasına rağmen bizim tüm tüketim çılgınlığımıza katlandığı için muhtemelen bir ömr-ü hayatı boyunca oruç tutmaktan muaf tutulurdu ama Tanrı ve sistemi pek adil değil malumunuz.

İşte bugün de Deniz'in evinden Ebru Abla'mın evine dönüş hattı üzerinde Haydarpaşa'da durmuş olan vapurun Kadıköy'e doğru tekrar hareket etmesini bekliyorum. Şenel ve Ayşegül Ablaların tanıdıklarından oluşan bir öğrenci evine bakacağız sanırım. Zira yurdum, Avcılar diye bir yerde ve İzmir mesafeleriyle anlatırsak eğer;

Okul - Yurt ( Beyazıt - Avcılar ) = Ev - Buca Anadolu
Okul - Kadıköy = İzmir - Bergama x 2

Biraz daha mesafeyi göze alırsam her gün uçakla İzmir'e dönüp yatağımda uyuyabilirim.

Az önce ( tabi siz bilmiyorsunuz ben yazıyı yarım bırakıp vapurdan indim eve geldim duş aldım ohoo... ) baktım yetmiş kiloyum. Geçen hafta bundan bi' iki daha fazlaydım.

İstanbul'un bu yanını sevebilirim bu düzenle kilo verirsem.

Not: Günün akışı dahilinde kısamesaj yoluyla İzmir'de olup olmadığımı sorup İzmir'de olmadığımı hatırlatan Zeynep ve Gökhan'a da sevgilerden bir demet. Değilim efendim İzmir'de ne yazık ki. Bayramda artık.

=(

8.25.2009

24 Ağustos - Long Weekend


Arkadaşlarımla olmayı seviyorum. Dahası Lost'u da seviyorum! İşte İstanbul'da özlenecek bir şey daha...

Bu haftasonu resmi geçit gibiydi ve yapmak istediğim şeylerin başında gelen görüşmelerin pek çoğu yapıldı.

Derya'yı, Özge'yi, Yıldırım'ı, Emre'yi, Seda'yı, Ayşe'yi Gökhan'ı, Mert'i, Zeynep'i gördüm ve Oytun buradaydı.

Gitmeden göreceğim kişiler ve yapacağım işler var tabi hala.

İki belki üç çok değerli öğretmen var görmem gereken ve hazırlanmam gereken bir de sınav.

Dayım da gelecek haftasonu. Sanırım onu da bir gün kadar görebileceğim.

Bugün ise, ani bir kararla izin almak zorunda kaldım çünkü valilik, noter vs. angaryalarının artık yapılması gerekiyordu. İlk kez, gerçekten, gidişimin yaklaştığını hissettim.

Noterdeki kız bi' kaç mühür için yirmi liramı aldı ve 'Vali'de Edip Adıvar'ın üniversiteye yerleşen öğrencilere bir sefere özel verdiği para yardımının kaldırıldığını öğrendim.

Ama yine de bankada hesap açma kısmı bir sorun çıkarmadı.

Bakalım daha neler olacak?..

Dahası adı Oktay Vural olan bir MHP mensubunun Star Haber bülteninde yaptığı bir 'Merhaba ben yeni bir boğazı patlayana kadar konuşup karşısındakini dinlemeyen bir televizyona demeç verebilenim' gösterisini izledim bu akşam. Normalde Star Tv izlediğimden değil ama zapping dedikleri bu işte. Neyse... Bulabilirseniz izleyin o videoyu. Muhabirin telefonu kapatış kısmı baya hoş.

Hadi iyi geceler.