Derya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Derya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10.29.2009

Balıklar

Zeynep'in bloguna girdiyseniz eğer görmüşsünüzdür. Girmediyseniz de yan tarafta hemen adresi var. Anorakçık. O balıklı bir blog. Balıklara yem verebiliyorsunuz. Yiyorlar yiyorlar büyümüyorlar. Şişmanlamıyorlar da. Sanırım aslında sadece kodlardan oluştuklarından hayatı da olduğu şekilde, farazi bakışlardan ve duygulardan uzak, açık ve net görüyorlardır.

Az önce Derya da buradaydı. Yani domuz gribi değiliz ama onlar gibi yedik. Şey diyorum... Keşke Zeynep'in balıkları gibi olsak.

Tüm özellikleriyle onurlandırılmasak da olur aslında...

Şişmanlamayalım yeter.

Yazarın notu: Cumhuriyeti kaybedişimizin yirmidokuzuncu yılı da kutlu olsun tabi. Bugün önümüzden mehter takımı geçti Alsancak'ta. Osmanlı'yı seviyor muyuz sevmiyor muyuz karar versek keşke. 

10.14.2009

İzmir İzmir ...

Şimdi efendim bi aksilik olmazsa - mesela anneme sormadım bile henüz - 28 Ekim günü gündüz otobüse binmek süretiyle İzmir'e gelmeyi planlıyorum. 29 Ekim töreninde okulumda olacağım ki lise hayatım boyunca Cumhuriyet Bayramı'na katılmadığım düşünülürse bu tarihi bir an. 30 Ekim'de de sabahın ayazında 163 beklemek burnumda buram buram tüttüğünden 'Buca Anadolu Lisesi'nden fake-kaçış yapmayı planlıyorum. Zeynep bu programlarda olacak. Derya, Baldan ve Tuğba'ya yürekten kucak dolusu seslerle çığırıyorum ki onlar da katılsınlar lütfen. İsteyen başka insanlar da gelebilir ama mümkünse dış kapının dış mandalı olan kişiler çok dahil olmasınlar da biz bize olalım. Biz dediğim şey hani. Özledim kızlarımı yahu. Bunun dışında 30 Ekim dahilinde Gökhan, Emre ve Mert'i görmeyi yürekten arzuluyorum, biline. Yine 30 Ekim akşamı Bergama'ya geçip Tugay'ı görmek gibi bir de isteğim var. Bu 31 Ekim'de olabilir. Her şekilde 1 Kasım sabahı Bergama'dan İstanbul'a hareket edeceğim.

Bu sırada şüphesiz Arzu Ablamı göreceğim. Anneannemler, teyzemler ve halamlar bu bünyede acaip özlendiler. Otobüsten inince yerler ıslak olmazsa toprağı bile öpeceğim yani. Geliyorum işte.

Annem izin verir umarım.

Herkesi çok özledim.

10.05.2009

05.10.09 - Ekim/Buca Anadolu

Evet, bu zor. Başlangıcı düşünmek bile ''off...'' dedirtiyor.

Son dört yılım sonuçta, boru değil. Hayatımın – yaşanmış – çetrefilli kısmı şüphesiz. Lisenin ilk gününden başlayıp şu ana, şu saniyeye gelene dek.

Buca Anadolu'nun bahçesindeki ilk günümü hatırlıyorum. Kalabalıklar kalabalığı. Nedense sonraki yıllarda, sonuçta takriben insan sayısı aynıydı, ilk gün bahçe asla o kadar kalabalık gelmedi. Koşup sarılacak bir dolu insan doluydu.

Ve kötü kötü bakıp es geçilecek bir sürüsüyle...

O' Lord, I miss those days...

Bütün o dramalar, her şeyi büyütüp büyüttüğün şeyin ölçüsünde büyüdüğünü sanmalar. Eminim otuzumda da bugünler için aynını diyeceğim.

Büyüdüğünü sanmak saçma, bunu öğrendim ama. Stabil.

Neyse, lise. Dokuzuncu sınıf.

Cengiz'in servisi. 'Babacan'... Baba ocağı görevi yaptı sayılır. Baba ocağı kadar sıcak, baba ocağı kadar 'evin reisi' mantığıyla işleyen... Sanki servise para vermezdik de Cengiz Abi bizi lûtfen götürür getirirdi.

Hiç kimse kılık kıyafetime Cengiz Abi'den çok karışmadı.

Ama hakkı var, servis olmasa Baldan ve Ekin'le bu kadar iyi arkadaş olurmuyduk acaba? Ceren, Cem ve dahası, külliyat halinde katıla katıla gülüp...

O servis dışındaki çok az insan Protonik Aşk'ın ne demek olduğunu biliyor mesela. Altın Buda heykellerini andıran bir adamın bir zamanlar serçe 'barnağı' kadar olma mümkünatını sorgulamadılar. Zürafa aşkını bilmediler...

Baldan ve Damla'nın CanKan taklidini görmediler.

Gerçi o dokuzuncu sınıfta değildi ama olsun...

Sonra; kravat, gömlek ve kazak düzeltme işlemiyle beni potansiyel bir azardan kurtarıp hayatımın ilk en sıcak dostluğuna başlatan hatun var tabi. Derya. Koridorda, müdür yardımcısının kapısının önünde bana dergiyle ilgili ilk bilgileri verirken ne saatlerce sokaklarda yürüyüp tanımayamadığımız tanışlara selam vereceğimizi, ne o okulun görüp görebileceği en güzel dergiyi birlikte, kendi yolumuzla çıkartacağımızı ne de Tansaş önündeki dört karo taşın üstünde hayatımın en zorlu açıklamasını yapacağımı bilemezdim.

Agora'dan Konak'a kadar yürüyüp yine de konuşmaktan yorulmayacağımızı da tahmin etmezdim mesela. Ya da ne zaman nargile içsem aklıma onun bana, ilk içişimde söylediği sözleri hatırlayacağımı.

Ama, ilk kez, sol yanımda oturmuş, şiir dinletisi sırasında, ağlamaklı, kulağıma konuştuğunda, kızkardeşimi hissetmiştim.

Başkaları da vardı tabi.

Yıldırım misal. Kitaplar, kitaplar, kitaplar. Masonluk benzeri bir oluşum kurmayı düşünmüş hatta, yanlış hatırlamıyorsam, bunun için sembol araştırmış ve gruba üçüncü ve dördüncü isimler bile düşünmüştük.

Pardon, pardon... Bunun öncesi var. İlk gün, Alper ile birlikte kendisinden nefret etmiştik.

Sıralar 'U' şeklindeydi ve Yıldırım tam karşımızda, çok sonraları 'Ne güzel reddetti ama...' diye bilinecek olan bir arkadaşımızla oturuyordu.

Başka başka... Zamana yenik düşen arkadaşlıklar da oldu. Uyuşamamazlıklar da. Bazıları için kendimi kötü hissediyorum.

Dokuzuncu sınıfta Asena ve Pelin vardı uzunca bir süre yanımda. Sonra, bölümler girince işin içine Asena'yla biraz daha az görüşür olduk ama Pelin, daha grubumun içindeydi. Doğrusu, grubumdandı. Sonuna kadar götüremediği için sanırım şu anda grubumun içindeydi demek daha doğru geliyor.

Asena için üzgünüm. Kopmadık belki ama daha güçlü dokuyabilirdik bazı şeyleri.

Velhasıl-ı kelam, onuncu sınıf başladı. Ben, Busem ve Özge'den oluşan dil sınıfı fazladan bir kişiyle dört mevcutlu idi. Sene sonuna doğru aradığının bu olmadığını düşünen Busem derslerden çekilirken biz Özge ile yola devam edeceğimizin farkında idik.

Farkındalık demişken...

Ben kendisine karşı özel bir sevgi beslemezdim Özge'nin dokuzda. O, daha sonra söyleyeceği gibi, benim farkımda bile değilmiş.

Bu çok bi' şey değiştirmedi. Zavallım için üç yıl boyunca her gün bütün herkesten daha çok gördüğü kişiydim.

Kaderdaşlık güzel bir dostluk yarattı ama. Ortak dil dedikleri şey var ya hani, biz onu Fransızca'nın üzerine kurduk. Rekabet vardı. Kıskançlık vardı. Kavgada ilk söylenecek sözlerimiz vardı yangından ilk kaçırılacak olarak dolapları işaretlemiş olan okulumuzda.

Sınıfımız sonradan pimapenden bir perdeyle koridordan ayrılmış bir hücre oldu.

Okulun tüm kaynaklarından yararlanıp bütün 'resmî' detayları bildik.

Bu kadar incik ve cinciği bir de Ayşe, Ayda ve İlayda bildiler sanırım.

Ama onlara var daha...

Onuncu sınıf Nilüfer Hoca senesiydi. Çok şükür ki on bir ve on iki de öyle oldular.

İlkay ve Kerem'le de sanırım ona başlamadan önceki yaz tanışmıştım. Halil'le tanışıklığın ikinci yılıydı ve artık kendisi gündelik hayatımın tüm detaylarını biliyordu.

İlkay'ın bir gece bilgisayarımı salondan odama taşıyayım diye – masaüstü bilgisayarımı – annem ve babama istek mektubu – hayır dilekçe değil – yazdığını hatırlıyorum ki keşke bulup da koyabilsem buraya onları.
Münazaralar vardı o sene. Bi' ara dilimize pelesenk olacak pek çok laf doğurdular. 'Fotokopiyle çoğaltımış kızlar'... 'Özge'yi burada mı yersin paket mi yapalım?'...

Dahası, Tuğba'nın Derya'yı, Derya karşısındaki kızı dövmesin diye kucaklayıp sınıfa taşıması ve Derya'nın o sırada elinde olan dondurulmasının kırılmasına sinirlenmesi.

Tuğba...

Fransızca dil öğrencisi olarak İngilizce öğrencilerini – artık hepsinin tam tekmil sayısal seçmesinden midir nedir – ne tanıyabildim ne de sevebildim. Karşılıklı bir ihtiyaçsızlık sanırım bu. Hala bilmem bizim okulda İngilizce TM sınıfı var mıydı?

İşte Tuğba birkaç kişilik istisnaların su götürmeyen baş nedeniydi. Hepimiz için, herkesin sevilebileceğinin en büyük kanıtıydı. Ve herkes tarafından sevilmenin mümkün olduğunu.

Grubun – terör örgütü bir tanımlama, kabul, ama ne diyeyim başka – külliyatından iğrenen insanlar bile Tuğba'ya karşı sempatiyle yaklaşırlardı hep.

Ayakkabıları müthişti ayrıca!

Unuttum! Güler Hocam! Ki şu günlerde aklımda en çok yer işgal eden insanlardan biri. Biz portakalda vitaminken nasıl öğretti bize diye düşünüyorum Fransızca'yı...

Ne menem şey ise hala üniversite gençleri öğrenemiyor!

Onuncu sınıf aynı zamanda kapı çarpıp kavga etme yılıydı. Derya ve Baldan, bazen birbirleriyle de hatta, bol bol kavga ettiler.

Ve literatürümüze 'basiretsiz' katkılarda bulundular(!).

Onbirinci sınıf. Zeynep ve okul dergisi. 'Sevgiye Çağrı' diye dergi çıkartırken Ekin'i uğurlamak hepimize çok koymuştu.

Belki dergi koşuşturması olmasa çok daha zor olurdu da...

Ama benim için her şekilde yeterince zor geçti o alışma süreci.

Hayır, kız başka okula geçti sadece. Başka bir şey olmadı.

Görüşmelerimiz pek çok ambargolarla dolu doğum günlerine indi. Yazlık ziyaretleri ve bir de anneannemin evinde toplu film gösterimi.

Hala o iki filmi izleyişimiz kare kare aklımda.

Dergi. Derya ve ben Corel Draw kullanmayı öğrenip(kullanmaya mecbur bırakılıp), bir baskıevinden stajyerlik teklifi bile almıştık elimizdeki dergiler sayesinde. Yapmadık o stajyerliği, o ayrı.

Tabi bi' de, bize tahsis edilen dergi odasında, hep beraber araba yarışı oynayıp şarkı söyledik. Özge, Derya ve Alican'ın koro halinde söyledikleri bi' şarkı vardı hatta. Unuttum şimdi.

Pek çok haklı sebepten ötürü okulun pek çok öğretmenini sevmiyorduk bi' de onbirinci sınıfta.
Ben mesela, hala, içimde bir kusma hissi duymadan menekşelere bakamam. Bu denli.

Bir insan nasıl her an, istisnasız her an, mutlu olabilir ya da...

Neyse, bunları bana şahsi sorun okul ahalisi. Ne dedikodular biliyorum...

Ve onikinci sınıf.

Son sene, aniden, beş kişi oluverdik. Sözel sınıfla ortak dersler ve geri kalan derslerin boş olmasından dolayı hep bir aradaydık. Ayşe, Ayda, İlayda.

Salı günü Ayşe'yle buluşacağız.

Herkesi çok özledim, buluşma sayesinde biri eksilecek.

Özlemek demişken, Zeynep tabi.

Zeynep'i bütün olarak özledim. Ben konuşmadan beni anlamasını özledim, ben konuştuktan sonra beni anlamasını özledim ve inanın ikincisi daha zor. Sevinç Teyze'yi özledim. Çandarlı'yı özledim. Falları özledim. Fransızca çalıştırıp özel ders karşılığı nargile ısmarlatmayı özledim. Beraber – bu Derya için de geçerli – yiyip yiyip sıçamamayı özledim. 'I Will Always Love You' söyleyip işkence yapmayı özledim. Omuz alışverişi yapmayı özledim. Gerekliliğini öğrendim.

Bu saydıklarımın büyük bir kısmını pek çok insan için hissediyorum.

Aylin Hoca mesela. Ahmet ve hatta Necmi. Duygu. Armada'nın bir kısmı işte. Derya'yla ders ekip bakkala gitmeyi, on lira verip alışveriş yaptığımız bakkalın onyedi lira paraüstü vermesini hatırlıyorum...

Mikroya inersek... Bütün gün derse girmeyip son ders tarih olduğu için Arka Sokak'tan Armada'ya geçtiğimi hatırlıyorum. Aylin Hoca nasıl da sevinmişti(!).

Ahmet ve Necmi'yi takiben bütün sınıfın benimle uğraşması vardı bir de tabi. Liboş oldum falan... Tahir Hoca saolsun.

Dersane de lise de bitti sonra.

Sonunda mezuniyet gecesi diye bir şey olmuş ki hatırlamıyorum yani. =D

Yaz geldi. Halil ve Oytun'la.

Zaman aktı. Sonuçlar, yerleşmeler...

İstanbul'a taşınıldı.

Tabi bu dört yıl içinde satır aralarını bilenler için benim anlatmadığım/anlatamadığım bir dolu şey oldu. Ben ben oldum. Oluyorum.

Ama aynı zamanda bir şey daha oluyorum.

Güzel günler, güzel.

Nasıl olursa, oldurulursa...

Dün(cumartesi) paintball oynadık.

Maiyetine dahil olan herkesin sorunlarını bilmeden çözen bir diktatörün eliyle. Kendisine teşekkürler borç tabi.

Saat 01.20. Ben hayatımı etkileyen kadının hayatımı etkileyen şarkılarından seçilmiş bir playlisti dinlerken bunları yazmaya karar verdim.

Ultimate bir andaç yazısı gibi oldu.

Hayatıma.

Eksik yazılmış.

Bir gün oturup hepsini, tek tek, kimi kırarım kimi üzerim diye düşünmeden, üzerimdeki tanımlamalardan, tanımsamalardan haricen, yazacağım.

Oldukları gibi.

O güne dek, bu var.

Her şeyin güzel yanları.

Ama şu var...

Sanırım, bugüne dek güvenmeyerek, tam anlamıyla güvenmeyerek, çok şey kaçırdım ben. Artık daha değişik olması dileğiyle ve olacağı bildirisiyle.









9.26.2009

26.09.09 - Özlediniz Evet Evet


Her şey bir sebeple yapılır.

Ben de çorba yaparım. Böyle bir misyon edindim artık, kabulümdür, başımın üstünde yeri vardır.

Şimdi öyle bi' yerden başlayıp sonrasında öyle bir yere geleceğim ki çok hoş bir çorba olacak. Kremalı mantardan da tarhanadan da kaşarlı domatesten de güzel.

Mesela gayet günümüzden başlayacağım, bir süredir taşınma işlemleriyle uğraştığımızdan mütevellit, e yeni evde henüz internet de yok, boşladım.

Facebook'un arayüzünü özleyeceğim neredeyse, düşünün.

Dürüst olacağım İzmir'i çok özledim. Arkadaşlarımın hepsini çok özledim. İstanbul'da arkadaş kıtlığındayım.

Okul deseniz ayrı bir dert. Niye hazırlık sınavını geçtiğimi bilmiyorum mesela. Ha, gerçi iyi ki geçtim, çünkü birinci sınıfta bile bizim dokuzuncu sınıfta işlediğimiz konular aynı mantıkla işleniyor.

Okulun henüz 'Fransız Dili' kısmındayım. 'Ve Edebiyatı' kısmını dört göz on altı kulak ve bir Fransız burnuyla bekliyorum.

Böyle inişli çıkışlı bir ton olaya alışan birinin monotonluğu var. Ve tramvaylar hep dolu. Otobüsler ise gelmesin diye dua ettiğinizde hemen geliyor.

İzmir'e benzeyen tek yanı bu İstanbul'un.

Onsekiz yıl boyunca Karşıyaka'ya genelde 'cüzdan' aramaya gidip sonra bahsi geçen 'cüzdan'ı yatağın altında bulmaya alıştığımdan, taş çatlasın on kere vapuru kullanmışımdır.

Şimdi, her gün iki kez. Hayır alternatifim de yok. Yüzmeyi göze almadığım sürece.

Eski kitaplarımı götürüp sahafta değiştirdim.

Dördüncü sınıftan bu yana okumak isteyip de zamanında annemin almadığı 'Ağız Tadıyla Sevişemedik'i en sonunda okuyorum. Bitecek yakında.

Pakize Suda ne iyi şeydir öyle yahu...

Ne yapıp edip tanışacağım.

Her neyse...

Az önce vakti zamanında hoş ve yeni gözüktüklerinden kullanmaya başladığım ama asla bitiremediğim defterlerimden birini karıştırırken hazırlayıp da yayımlamadığım bir yazımı gördüm.

E yazının bilgisayara geçirmiş hali masaüstü bilgisayarımda, masaüstü hala bağlanmadığından ondan alana dek tekrar yazmayı daha kolay buldum.

Noces de Cana – Véronèse



1563'te Véronèse tarafından Venedik'teki Aziz Büyük George'un yemekhanesi için yapılmış bir tablo. Pek çok benzeri olması muhtemelse de hani bakın şu ressam da bu sahneyi resmetmişti diyemem. Ama dediğim gibi, pek çok benzerinin olması kuvvetle muhtemel.

Yapıt İncil'in ilk mucizesini anlatıyor. İsa ve Bakire Meryem'in katıldıkları bir düğünde şarap bitmeye yüz tutar. İsa altı testiyi suyla doldurur ve onları şaraba dönüştürür. Böylece Eski Ahit'in kutsal suyunun yerini Yeni Ahit'in şarabı alır.

Ressam İncil'deki sahneyi neredeyse birebir yansıtmış çalışmasına. Benim görebildiğim kadarıyla, ki çok net bir gerçek ki uzman bir göz değilim bu konuda, iki farklılık var. İncil altı testi derken resimde sadece dört tane var.

Ve bir diğeri de, kabul edersiniz ki, bahsi geçen düğüne 16. yy. Hükümdarları boy göstermemişlerdi.

Tablodaysa; Fransa Kralı François I, İngiltere Kraliçesi Marie, İmparator Charles-Quint(Şarlken) ve Kanuni Sultan Süleyman aynı masada oturmaktalar. Hatta bir de ressamın kendisi varmış, tablo hakkında okuduklarıma göre ama, onu seçemiyorum.


Joséphine ( Marie-Josèphe Rose TASCHER DE LA PAGERIE )

Fransız İmparatoriçesi (1763 – 1814 ). Beauharmais Vicomte'u Alexandre ile evliliği, adam 1794'te idam edildiğinde iki çocuk sonucuyla bitti: Eugène ve Hortense. 1795'te, Barras'ın arabuculuğuna minnet Bonaparte ile tanıştı ve 9 Mart 1796'da evlendiler. Karısına aşık olan Napoleon onun etkisinde kaldı. 1804'de İmparatoriçe olarak taç giydi ama hiç veliaht veremediğinden İmparator'dan anlaşmalı olarak ayrılıp Malmaison'a yerleşti.

Bunu not almışım. Yanına da Marie Antoinette yazıp soru işaretiyle taçlandırmışım.

Bonaparte tarafından gerçekleştirilen devrim yüzünden tüm asalet kamarası idam edilirken Vicomte da idam edilmiş, tarihlere baktığımızda. Bir insan kocasını öldüren biriyle nasıl evlenir diye düşünmek lazım önce şüphesiz.

Ama bence, Bonaparte Devrimi diyebileceğimiz şeye sebep idam edilenler içerisinde en ön
emli olanı Marie Antoinette idi.

Hayır temsili çizimlerine falan bakın. Onun kadar düzgün giyimli kraliçe var yok yani.
Espri anlayışı da var.

Yazık olmuş.

Eugène ve Hortense nasıl karşıladılar annelerinin bu evliliklerini mesela? Ya lütfen, bilen varsa, ya da bu konuyu anlatan bir kaynaktan haberdar olan, ya da şu andan sonra aşka gelip araştıracak olan, sonrasında bana da haber versin neymiş ne değilmiş.

Kabul edilemez gibi geliyor. Hani birinci dereceden akrabanın öldürülmesi değil...

Ama kadınlar bu durumlarda garip davranıyor malum...

Ogün Samast'a aşk mektupları yazanlar varmış... Cem Garipoğlu için Facebook'ta fan sayfaları açan kızlar çıktı...

Zamanında Kenan Evren'e de evlenme teklif eden bir sürü kadın varmış.
Doktoru iğne yapar, çöpcüyü süpürtür diye istemeyen kadınlar neden darbeci ve katillerden ''Onun da bir bıçağı/darağacı vardır, öldürür beni...'' diye istememezlik etmezler?

Hayır bu adamlardan bi' talep geldiğinde kabul edilmemesini anlarım, o zaman da kabul etmezlerse ölüm tehlikesi, Sen niye eşeğin aklına karbuz kabuğu düşürüyorsun a hatun?

Sebep ne?

Neyse...

Qu’ils mangent de la brioche...*

*Pasta yesinler...

9.20.2009

20 Eylül 2009 - İyi Bayram Tabi

Dua vardı ya hani, sana küfür ederken söylemiştim de sen hatırlattın bu gece, bak onu bile tazeleyip unuttum ben. .del uzantılarını bile sildim. İstersen yine, Matrix'i bile izlerim söz. Sex and The City'i övmemeye çalışarak. Bu kez harlayarak harcamam da önce hatırlat bana derim. Bildir ki bileyim.

Biliyorsun, hep dedim, sen bildirirsen sorun olmaz asla diye. Senden öğreneyim her şeyi istedim. Bunu hala istiyorum. Hep isteyeceğim.

Ama geçen süreç, hani bi' deneme süreciydi belki de. Kartlar dışında hiçbir şey bilmeden başladık biz, malum. Nikahta keramet vardır misali, başladıktan sonra yolda öğrendim ve Tanrı da sen de biliyorsun ki bundan mızmızlandım, baştan bilsem böyle olmazdı dedim.

Zaten başındayız, bunu yeni görüyorum.

Görüyorum.

Her gece yatağa gittiğimde görüyorum seni. Olsan da orada olmasan da.

Tatlı bir rüya mısın yoksa güzel bir kabus mu bilmesem de uyanmam ki ben, yanımda televizyon bile izleseler. Sadece, bi' kere, küçükken, deprem uyandırmıştı beni, o kadar sıkı sarsma yeter. Yine de hafif salınımlar, ufak devinimler güzel.

Duygusal çalkantılı günler hep sisli günlerde yaşanır ki hatırlandıklarında gerçek değilmiş gibi gelsinler.

Gelsinler de boya kalemlerimi görsünler. Çünkü artık mavi değil de kırmızı yaptığım resimler. Senin kırmızın kadar kırmızı değil bu, uçuk çilek kırmızısı. Sen de bu olacaksın. Böyle olmuş, olduğundan yumuşamış, şerbetini toplamış çilek kırmızısı.

İşte bu yüzden, tam da şu anda, biri ışıkları açsın, ayakkabı koyulan odada, eşyalar değil de müzikle dekore edilmiş odada, penceresi açıkken uyuyamadığım odada, ve uyuyanlar var diye ışığı açmana izin vermediğim odada, birileri ışığı açsın da karanlıktan aydınlağa geçerken, bi' an, beni maskesiz yakala da gör. Aslında o kadar iyi değilim.

Ben sadece geride bırakmayı bildim hep. Senin için yanlış olsa da bana göre korunaklıca bitirdim işlerimi, kaldırdım raflara tek tek. Tabi bu sırada her sayfada, ki bu basamak da oldu zamanında, bir şeyler öğrendim. Ve affola, senin öğrendiklerini de sorguladım.

Sahi, affedebilecek misin beni? Desen de affedilecek bi' şey yok sen pür-ü paksın, biliyorum ki beni affetmeye ihtiyacımız var.

Seni aylarca odana kapatanlar beni dışarılara ittiler zamanında. Dost kucaklarına sürüklediler ki o kucaklar hep meme doluydular. Saolsunlar bugün de yalnız bırakmadılar.

Bak, senin arkadaşlarından bile dost edindim ben. Hadi silkin de kendine gel. İyileş. İyileşelim. Bunu okuduğunda, bi mesaj at bana.

Bu bir kavşaktı, döndük ama hayallerimiz sürüyor, gör. Artık gerçekliğimizdeyiz, hoşgeldik. Duvar yumruklamak yerine sevelim, olmaz? Benim için üzgün hissetmiyor olamazsın.

Burnumu sokuyor oldum. Burnuk vardı, ama sen Fantastik Canavarlar Nelerdir? Nerelerde Bulunurlar?'ı okumadın. Burnuğun olabilirim. Parıltılı eşyalar ve altınlar getiririm. Ve eğer sen kendin anlatırsan, bulmama izin vermeden bana, saklamazsan kendine hem daha kolay biz oluruz, burnumu sokmuş olmam, hiç böyle düşündün mü?

Ve her buluşumda, her fark edişimde, her yakalayışımda, inan 'Evreka' diye bağırmak gelmiyor içimden. Bir deha, bir kaşif gibi hissettirmiyor. Aksine... Aptal, enayi, küçük ve değersiz hissediyorum. Zarar veren, 'kayışları' koparan bu.

Sözüne inanırım, haydi zıpla. =)

Kanatlarımızı gerip uçarız hem artık. Senin hızınla baş edebilirim gibi geliyor. 'Manyak mıyız biz?' demeden o salıncaklarda sallanırım. Güvenmiyormuş gibi yapmak zorunda da kalmam.

New Generation bi' şey bi' şey modeli BİZ olabiliriz.

Vapura bineriz, kartvizit uzatırlar. Benim şortumu takarlar kafalarına, sonra sen arkalarından izmarit fırlatırsın.

Yenilenirsek, neler olmaz...

Bayram bile iyi olur.

Müslüman bayramı, ben Ortodoks sen deist, tüm gayrimüslimler için kutlu olur.

8.25.2009

24 Ağustos - Long Weekend


Arkadaşlarımla olmayı seviyorum. Dahası Lost'u da seviyorum! İşte İstanbul'da özlenecek bir şey daha...

Bu haftasonu resmi geçit gibiydi ve yapmak istediğim şeylerin başında gelen görüşmelerin pek çoğu yapıldı.

Derya'yı, Özge'yi, Yıldırım'ı, Emre'yi, Seda'yı, Ayşe'yi Gökhan'ı, Mert'i, Zeynep'i gördüm ve Oytun buradaydı.

Gitmeden göreceğim kişiler ve yapacağım işler var tabi hala.

İki belki üç çok değerli öğretmen var görmem gereken ve hazırlanmam gereken bir de sınav.

Dayım da gelecek haftasonu. Sanırım onu da bir gün kadar görebileceğim.

Bugün ise, ani bir kararla izin almak zorunda kaldım çünkü valilik, noter vs. angaryalarının artık yapılması gerekiyordu. İlk kez, gerçekten, gidişimin yaklaştığını hissettim.

Noterdeki kız bi' kaç mühür için yirmi liramı aldı ve 'Vali'de Edip Adıvar'ın üniversiteye yerleşen öğrencilere bir sefere özel verdiği para yardımının kaldırıldığını öğrendim.

Ama yine de bankada hesap açma kısmı bir sorun çıkarmadı.

Bakalım daha neler olacak?..

Dahası adı Oktay Vural olan bir MHP mensubunun Star Haber bülteninde yaptığı bir 'Merhaba ben yeni bir boğazı patlayana kadar konuşup karşısındakini dinlemeyen bir televizyona demeç verebilenim' gösterisini izledim bu akşam. Normalde Star Tv izlediğimden değil ama zapping dedikleri bu işte. Neyse... Bulabilirseniz izleyin o videoyu. Muhabirin telefonu kapatış kısmı baya hoş.

Hadi iyi geceler.

8.17.2009

17.08.09 - Nihayet-i Şehr-i İzmir


Çok koşuşturup hiçbir şey yapmadığım günlerden geçiyorum. Ayın otuzunda İstanbul'a gidene kadar da böyle sürecek gibi bu.

Kayıt olup döneceğim sonra bir kaç gün daha kalıp dersler için gideceğim. Bir nevi temelli gidiş.

Yaşanmayı bekleyenlerin heyecanı mı daha ağır yoksa bırakılanların hüznü mü bilemiyorum üstelik.

Bırakılanları, olanları düşünmemek için elimden geleni yapıyorum ama arka fonda 'Eye Of The Tiger' ve bir sunucu 'Varan Bir... Varan İki... Varan Üç...' anonslarıyla yüzüme çarpan anıları birer birer sayıyor gibi.

Balçova'dan çıkmamaya çalışıyorum. Sırf burada İzmir'in diğer pek çok yerine göre daha az anım var diye.

İstanbul'un yabancı ve anıdan steril sokakları iyi gelecek... Ah şu yurt meselesi olmasa...

Neyse...

Şimdi efendim, İstanbul'da ne bir Derya olacak ne bir Baldan ne bir Özge ne bir Zeynep ne de buraya adını yazsam 'ne bir...' diye okumaktan sıkılacağınız diğer dostlarım.

Özge'yi özleyeceğimi rüyamda görsem gülmekten katılırdım ama heyhat... Ne oldum değil ne olacağım demeliymiş cidden.

Gerçi mutluyum, hepimiz bir yerlere girdik bir şekilde. İstanbul'a giden bi' ben de değilim zaten... Ekin orada olacakmış... Ayşe de... Zaten orada arkadaşlarım vardı ama... Bi' burukluk, bi' benmerkezcilik, bi' bencillik sardı içimi.

Beni bi' Ayda anlar gibi geliyor... Hatta onun hali, sanırım, benden daha muzdarip.

Hayır niye Fransız Dili ve Edebiyatı İzmir'de yok ki? Demek istiyorum ama o da yemiyor... En basit örnek; Derya Çanakkale'de olacak her şekilde...

Hülasa, dağılmak zor işmiş. Ben de bu yüzden, devam da edemiyorum madem, bir arada olduğumuz fotoğrafları koydum işte.

Herkesi çok özleyeceğim.

Not: Şimdi sorarım size ben kime ders vereceğim? Ha? İlayda, Ayşe ve Özge. Sorum size canlarım.
Not 2: Ayda, geçen gün, o sadece ikimizin gittiği gün kaydettiğimiz türküyü dinleyip hüzünlendim. O derece kötüyüm yani. Neyse...