6.03.2015

Bunu ne kadar zamandır devam ettiriyoruz?

"İyi ki bu şarkılar sen beni terk ettiğin dönemde çıkmamış ya..." diyerek dinleniyorsa kimi şarkılar; belki de ne zaman çıktıklarının bir önemi yoktur.

Çizgisel giden günlük yaşantıya inat, hissedilenler için zaman sirküler işliyor şüphesiz. Bugün çıkan ve acıtan şarkılar - kitaplar ve filmler de belki - o günlerde olsa nasıl hissettirecektiyse, bugün de öyle hissettirebiliyor.

Çok zaman önce değil daha dün "Artık geçti ya... Bu da geçti işte..." diye akla gelenler tokatı yapıştırabiliyor yine de.

Ama yine de, ben tam iyileşmeden umutluyum. Kısa süreli tam iyileşme serapları, gerçekten tam iyileşmenin sağlanacağı geleceğin sirkülerlik yüzünden bugüne yansıyan iz düşümleri. Kuvvetle muhtemel bir başkasının geleceğini müjdeliyor.

12.09.2014

Kişisel Tasarruf

Yataktayken attığın çığlıkların tümünden daha çok acı verir atmak için yataktan çıkman gereken çığlık. Yapmadığın şeyler için duyduğun pişmanlığın yaptıkların için hissettiğinden daha fazla olacağı yalanı da geçip gitti hayatından çoktan. Bunu bile öğrendiğine pişmansın üstelik. Gördüklerinin, tattıklarının ve -üzgünüm- yattıklarının hepsi, bunca yıl tecrübe olduğuna inandıklarını tanımış, öğrenmiş ve -üzgünüm- düzmüş olman hata geliyor. Hem kulağına hem de geri kalan tüm duyularına. Dokunmamış oldukların, uzakta durmayı tercih ettiklerin biraz daha saf, biraz daha pişmanlığın tam tersi neyse, o gibi. İçinde bir şeyler daha el verse "Hepsini ben kirlettim" diyeceksin sanki.
Tüketmişlik ya da bir adım sonrasında gelen bitirmişliğe dahil etmediklerin iyi ki senden koruyabilmişler kendilerini. Öyle bir an geldi geçti ki dokunmamışlığını en büyük erdem kabul eden kişinin hakkını teslim etmen gerekti. Dün gibi, en çok bir hafta önce. Oysa bu lafı diline pelesenk edip, arkadaşlarınla kahkahalar ata ata gülmüşlüğün var.
Ne kızgınlığın bugün artık burada olmayanların yokluğuna kızdığından ne de özlemin kimi zaman dilimlerinde özel olan insanlara duyduğun özlemden. Açık olman gerekirse -kim dinliyor seni sevgili palyaço, bilmiyorum ciddi konuşmaya başladığında- en son sana bir şeyler hissettiren kişi beş yıl geçmişte ve fersah fersah uzaklarda bugün. Zaten.
Ara ara gündeliğinin akışını bölüp ona beslediğin hassasiyetten tamamen kurtuldun mu diye bakıyorsun ya; ona bile romantik ağırlıklı kurgu yükleyemiyor olmak canını sıkmıyor mu?
Sıkıyor olmalı zira ara ara hassasiyet sorgunun akışını bölüp gündeliğine zaman ayırmak zorunda kalacak kadar şaşırtıyor seni mevzunun bitmişliği. Dozun, yok.
Ayrılığını bile bıktıracak denli uzun, canlı ve öz veriyle yaşarsan en çok acıtanın da bıraktığı ize baktığında sıkıntından uzaklaşamıyorsun.
Aynı yerde kalmalara bayıldığını fark ettiğinden beri mi böylesin acaba? Gidenlerin, yolladıklarını demiyorum ya da seni kovanları ama gidenlerin kimine yol arkadaşı olabilirdin. Sen hareket etmediğinden belki de o kadar uzaktalar şu an. Çünkü çabalamaya hiç ihtiyaç duymadın. Üşendiğinden değil, gerek görmedin sadece. "En büyük iki yüzlülüğüm de bu..." diyorsun ya bana şu an, "Romantik bağlarla kurulmuş bir ortaklığa ihtiyacım yok" dediğin için hep; yalan söylüyorsun. En büyük iki yüzlülüğün, bu dediğini iki yüzlülük gibi gösterme çaban. Şakalarına gülünen, sigara çatlağı sesiyle konuşan çocuk olmak istiyorsun sadece.
Belirlediğin şanslı azınlık dışında kimsenin daha fazlasını bilmesine gerek yok. Elinden gelse insan olduğunu, herkesin ihtiyaçlarından bağımsız olduğunu gizlemek için su bile içmeyeceksin. Şahsi gelenekselciliğin artık öyle bir noktadaki; kaç kişiye başladığın küçük koya geri dönmek istediğini söyledin bu ay? Türünün öngörü ortalamasının sınırlarında geziniyormuşsun da, denesen bile başaramayacağını bildiğinden savaştan çekiliyormuşsun gibi yapacaksın. "Kaybettim, olmadı" demek zorunda kalmadan ve detaycı birkaç gözün bu ayrıntıyı fark etmesini deliler gibi umarak kendi köşene çekilmek istiyor bir yanın. Senin dahilinde bile aşırı gelenekselcilik azıtmış gericiliği yanında getiriyor.
Geçip ayrılanların yanında durmanın yetmediğine karar vermenin üstünden çok geçti. Şimdi şimdi dilinde geriye gitme dilekleri. Nasılsa gününün bireyci toplumu böyle kararları desteklemeye hazır; karşı çıkacak hadsizlere de kişisel tasarrufunu savunmaya sen hazırsın.
Çığlıklarını bugün yatakta atamıyorsan, yarın sadece yataktan çıkman yetecek mi peki? Çığlık atman yetecek mi? Kendine yetebilecek misin?

1.01.2014

Mea Magnus Opera

Bunu, özellikle sana, sana, sana ve sana söylüyorum.
Umarım siz, kim olduğunuzu hatırlıyorsunuzdur.

Kimse kaybedeceğini bile bile bütün dünyaya savaş açmamalıymış değil mi? Baharın nev-i şahsına münhasır masmavi gökleri bir anda fırtınalı gecelere evrildiğinde, tepelerinde hüküm sürdüğümüz fildişi kulelerin için ayaz dolduruyormuş. Daha güçlü olsun diye pencerelerden bile sakınıp yekpare inşa ettiğimiz kuleler, güneşin yakıcı halinde bile serin iken, rüzgarların ortasında kalınca görünmeyen çatlaklar huzur veren serini acıtan, ve hatta ısıran soğuğa dönüştürüveriyormuş.
Rüzgar ya bu, sadece kendisini taşımaz bulduğu çizgilerden. Beraberinde getirdiği yeşilli kahverengili yapraklarla arkadaş cümleleri yazılırken, taşıdığı toz ve toprak ve çamur özdaşı olan insana düşmanlar doğururmuş.
Tahtlarımızda oturup, arkamız ne durumda bilmezken görüyormuşuz düşmanlarımızı - ben senin düşmanın değilim, o senin içinde yaşıyor, hakikaten öyle.
Unuttuk tabi düşmanı sevmeyi. Hep. Her. Daim.

İyi dileklerim seninle.

Sesini duyunca tanıyamadığım, sırayı sana getirecek olursak...

Hala aynı muhtaç güdülerle nasıl davranmam gerektiğini bilemiyorum sana karşı. Korunmak için saklanmam gerekiyor senden. Şaşırarak yapıyorum bunu. Aslında kim olduğunu tam olarak bilmeden; izin ver de hakkım olsun bu kadar yakınımda olması gerekenden saklanma isteği.
Gözlerim kırmızı olana deke istemiştim bizimle olmanı oysa. Senin bizi sevmeme hakkın olmamalıydı, kusura bakma. Yine de bugün; o kadar da çok etkileyemezsin beni.

İyi dileklerim seninle.

Senin açından ise gösterdiğim minnet yeterli değilse şayet; üzgünüm. Affet beni.
Diğerlerinden farklı olarak; seni ne denli kıymetli bulduğumu ancak bu kadar izah edebilirim. Belki sen benden nefret ederken daha tam, daha bütün hissediyorsundur.
Hepimiz hata yapıyoruz.
Sonra, aynı derecede suçluyoruz kendimizi. Aynı derecede nefret ediyoruz kendimizden.
Biliyorum  pek çok kez benim arkamda durdun. Belki hala benim için iyi hislerin var.
Öyleyse gel, izin verelim de taşı göreceyle daha günahsız olan atsın. Ne sen ayakta kal, ne de ben ayakta kalayım.

İyi dileklerim seninle.

Çok iyi seneler.

Samimiyetle

8.31.2013

Kum Renkli Yaralar

Bazen, durduk yere, çocukluğun gelir aklına.
Parkın kum havuzunda annenle oynarken ağladığın, annenin seni avutmak için, şüphesiz, "Oyna, oyna..." diyerek ellerini kumun içinde tuttuğu zaman gibi.
Zaman ve hatıralar tabiat itibariyle her şeyden çok sökük çoraba benzediğinden birinin ardı sıra diğeri yerini alır. İlk hayırların ve ilk evetlerinle birlikte doğuştan gelen bir "şey"in eksilmeye ve artmaya ama daha çok eksilmeye başlarsın.
İlk düştüğün günü hatırlarsın sonra, ya da hatırladığın ilk düşüşün gelir de yaraların ve yara kabuklarınla kurduğun bağı incelersin yıllar sonra. İyileşmeden kopardığın kabuklar yüzünden kanasan da canın acısa da bu zevkten mahrum kalmamayı seçersin hep.
Fiziksel yaralardan başka yaralar da olduğunu fark ettiğindeyse alışkanlık gereği onların kabuklarıyla da oynarsın. Ete kıyasla öve öve bitirilemeyen ruh, iyileşme konusunda yenik düşer.
İlk büyük yarayı açan, insanlara güvenmeni körelten hep baban olur. O olur değil mi? Evet, o olur. Büyük, irin dolu bir yara hediye eder sana.
İkinci büyük yarayı, güven sıkıntı iyileştirecek sandığın kişi açar. Daha büyük, daha hastalıklı, kum sarısı irinle dolu bir yara olur bu.
İyileşsin diye en yakınlarına gösterirsin. Onlar da sen de sıkılıncaya kadar tekrar tekrar açarsın yarayı. Hep bu sefer iyileştiğini görürüm belki umuduyla. Hiç iyileşmez. Hiç iyileşmediğini, bu başarısızlığının en yakınlarını bile sıktığını gördükçe susmaların başlar.
Yoklarmış gibi yapar, kendini bile etkilerinin geçtiğine inandırırsın. Bu hasarların iyi yanı ise, kendilerinden başkasının seni üzmesine izin vermezler. Acı çektirenin sadece kendileri olduğunu garantiye alma konusunda anaç, korumacı bir yapıları vardır.

...

Sonra karşına bir çocuk çıkar. Pervane misali, ateşi tanımak için yanıp tutuşan. Saf... Temiz... Toy... O kadar saf, temiz ve toy ki bilirsin başkaları olsa ona dokunmamayı erdem sayacak. Onlara inat belki, sana yaşattıklarına inat suratına tükürürsün o günahsız çocuğun. Dönerken gözleri kan çanağına sen tuttuğun gibi ellerini çocuğun, gömersin kaydırağın yanındaki kum havuzuna. Tıpkı küçükken ellerin kirlenmesin diye dokunmamak için ağladığın kuma seni zorlayan annen gibi, yüksek perdeden konuşursun çocukla. Duymaya alıştığın ama senden ilk kez çıkan, seni de onu da acıtan bir ton "Oyna" diye seslenir oğlana.
Farkında olmadan, toplumun aşk adıyla çağırdığı pislikle kirlendiğinin, oynamaya başlar çocuk da. Sen, içinde bir çember gibi kırılmadan dönen düzene uyma gününün geldiğinin farkındalığını yaşarsın.
Sen, sonraları, uyuyamaz olursun. Başkalarının masumluklarına irinli yaralar koydukça kısalır uyku saatlerin ve böylece yaşlı insanlar neden az uyur sorusunun cevabını bulursun.

11.11.2012

Ben çok fazla adam tanıdım. Kimisi iyi, kimisi kötü kimisi de çok çirkindi.

Kullandıkça azalıyor benliğim, ulaşmak için neler nelere katlandıklarım altın tepside sunuluyor, ben burun kıvırıyorum.
Bir taneye mi doydum bolluğa mı?
Belki de asıl eğlence çabalamaktaydı. Elde etmeye, elde tutmaya, elde tatmaya çalışmak; kendimden ödün verirken kazandığım tecrübeyle çoğalmaktaydı.
Bugün o kadar kolay, o kadar mekanik ki artık, dedim ya, eksik hissediyorum sonrasında.
Vejeteryan olurum. Sağlıklı hayat. Tabağımdan kıl çıktı, etim sigara kokuyor derdi kalmaz. Vejeteryan olurum.
Çocukluğumun başkötülerini bile toz pembe anmaya başladığım, asla kurtulamayacağımı düşünerek açtığım belaları gülerek hatırladığım yaşlara da girdim artık. Hepiniz; kafamdakiler, etrafımdakiler, dolabımdakiler, yatağın altına çamaşırları düşenler, hepiniz geride kalmalısınız.
Kapılardan hep beraber geçemeyiz artık. Bundan sonra olmaz.

5.06.2012

İzmir'in Şendulları

Genç adam kendini, artık hissetmeyeceğine yemin ettiği hislerle çevrili buldu. Geçmişte kalmış günlerin tedavülden kalkmış, karıştırılmayan bir cüzdan gözünde bulunup kitaplığın rafına bırakılan, üstlerini vaktini doldurmuş tiranların ve hükümdarların süslediği banknotları gibiydiler.
Bu banknotların üstünde, vekilharcının eteğinin arkasına saklanmaktan çekinmeyen, zamanından önce tahta yükselmiş genç bir kralın gelecek vadeden tebessümü vardı. Diğer yüzündeyse genç adamla kurdukları hayallerin anıtları.
Genç adam onları çok önce, eski iki kitabın arasına sıkıştırmıştı. Bir tanesi bir zamanlar pek sık okuduğu, ezbere bildiği bir çocukluk romanıydı. Banknotları gizlesin diye seçtiği öbür kitap ise daha elini bile sürmediği bir mutluluk romanıydı.
Bu hisleri kulaklara zarar verecek bir gürültüyle yere düşüren de yine bu ikinci kitap oldu. Sakladığı yeri unutup, gaflet anında elini uzattığı mutluluk romanı, önceki mutluluğunun izlerini açığa çıkarmıştı. Okuma isteği ise birden, satın alındıktan iki gün sonra salondaki koltuğun arkasında bulunan pörsümüş balona benzemişti.

İkisinin de bünyesi, ilkyazla uyanan tüm yeni hislerle birlikte silkinmişti. Kurumsal sorumluluklarla geçen kışın arkasından, başta elleri olmak üzere bütün vücutları heyecanla karıncalanıyordu. En iyisini şairlerin ve yazarların bildiğine inanılan yaşlardaydılar. Yazılmış tüm kitaplar, çevrilmiş tüm filmler, bestelenmiş tüm şarkılar sadece ikisi içindi. Ne aileleri ne de arkadaşları, etraflarındaki kimse bunları hakkını vererek anlayamıyordu.
Ilık esmeye başladığından beklenir olan rüzgar, bu denli özel oldukları için mecbur oldukları yalnızlık hissine rağmen batıda yükselen dengi müjdeliyordu.
İzmir'in şendullarının, ellerinde çiğdemleriyle Güzelyalı Sahili'nde dedikoduya oturdukları günlerdi. Oğlan çocukları birbirlerinin dostluklarında buldukları sıcaklığı, genç hanımların serin kollarında perçinleyerek yadsıyorlardı. Yalnız kalmamak için.
O zamanlar bir de toy olan genç adam, zamansız yükselen kralın eşitleri arasında üstün olduğunu ilk görüşte anladıysa da, mantığı kısa bir süre daha yelkenlerin suya inmesine engel oldu.
Genç kral ise şansına güvendiğinden her ateşe yanmaya hazırdı.
İkisi de babalarının olduğu adamlar olmamaya yeminli, onların vermediği duyguları bulmaya kararlıydı. Tam olarak bu, yakınlaşmalarına sebep oldu.
Ulak toy adamı güzel ve dolu dolu geçen bir yaz gününün sonunda, balkonda otururken buldu. Kralın mesajı şaşırtıcı, açık ve kabul edilesiydi. Özgürlük, mutluluk ve sevginin yanı sıra sarayda geçecek bir hayattan bahsediyordu.
Toy adam hem iyi hem de kötü, tüm isteklerine cevap veren teklif karşısında  iç sesinin durmasını haykıran boğazını sıkıp, kendisini almaya gelen tahtırevanla sarayın yolunu tuttu.
Kayıtsız şartsız, üçüncü kişisiz bir teslimiyet bulmayı umuyordu. O ve genç kral sanat ustaları hakkında kafa patlatıp pişmeye devam edecekti. Nasılsa vekilharç kralın her işini hallediyordu.
Vekilharcın kralın duygularını da kontrol ediyor olabileceği hiç aklına gelmedi. Kral, nedendir bilinmez, bu kel ve göbekli adamı ağzının içine düşecek gibi dinler, bazı geceler odasına hiç dönmez, yanında kalırdı.
Başlarda bunun saf dostluktan ibaret olduğunu düşünen toy adam, sesini çıkarmadı. Ama vekilharç tamahkardı. Ne kralını ne de kendisine verilen yetkileri hayatının hiçbir döneminde bırakmaya niyeti yoktu. Bu yüzden, yavaş yavaş kralın sevgilisinin aklını zehirlemeye başladı.
Zaten, o da buna meyilliydi.
Tüm saray eşrafının hazır bulunduğu bir davette kendi yazdığı bir hikayeyi, okusun diye toy adama uzattı. Bu hikayenin onun sesiyle daha yoğun bir anlam kazanacağını söyledi.
Herkesin dinlediğini bilmenin verdiği heyecanla, eline tutuşturulan parşömende yazanları okumaya başladı. Hikaye, krala çok benzeyen bir çocuğun kendisine göz kulak olan adamla yaşadığı, asla bozulmayacak kadar kuvvetli aşkını anlatıyordu.
Yarısına geldiğinde izleniyor olmanın omzuna yüklediği baskıyı boş verdi. Durdu. Gözleri tutmakta zorlandığı yaşlarla taşıyordu. Bakışları kralın bakışlarıyla buluştuğunda şaşkınlık gördü gözlerinde. Anlaşılan o, duyduğu hikayeyi çok sevmişti. Çatlak bir sesle izin istedikten sonra oradan ayrıldı.
Kralın çocukluk arkadaşı olan vikontes dışında kimse peşinden gitmedi. Eşraf, sarayda geçen yılların getirdiği bir ustalıkla en iyi bildiği oyunu oynamaya başlamıştı; hiçbir şey olmamış gibi davrandılar.
Vikontes, toy adamı kralla birlikte yaşadığı odalarda bulduğunda set çoktan delinmiş, ağlama mevsimi gelmişti.
Sonbaharın ilk günüydü ve o ülkede her yıl o gün, mutlaka yağmur yağardı.
Kadın, kral her ne kadar dostu olsa da, toy adamın günün çoğunda üzgün olduğunu fark ettiğini söyledi. Saraya geldiği ilk günlerdeki mutlu kişi değildi artık ve ne kadar severse sevsin, mutlu değilse kralı terk etmeliydi.
Yapmadı bunu. Her ne kadar maruz kaldığı zehir kavgalara sebep olmaya başlasa da, kaldı. Kralı seviyordu.
Kral ise, şımartılmış olmanın getirisi olsa gerek, toy adamın kurduğu tüm cümleleri sızlanma olarak görüp, sıkılmaya başladı. Birliktelikleri toy adam emri vakiyle ailesini görmeye gönderilene kadar sürdü, saraya dönmesine izin verilmediğini söyleyen ulak aracılığıyla son buldu.
Elinde sadece kralın portresiyle bezeli banknotlar kaldı. Zaten harcayamayacak olduğu bu para, bir zaman sonra geçerliliğini yitirdi. Toy adam, cüzdanı kaçınılması gereken hatıra iğneleriyle taşımaktansa, sarayda bıraktığı çocukluğu ile önünde uzanmasını umduğu mutluluğun hatırına, kitaplığa gizledi.

Her şeyin başladığı yerde, her şeyin başladığı zamandı. Bir süredir önünde uzanan, başka bir hayatın mümkün olduğu düşüncesine bir şans tanımak adına mutluluğu okumayı düşünüyordu. Buna rağmen, önceden fark etmediği düşüncelerle başa çıkmak zorundaydı.
İzmir'in şendulları Güzelyalı Sahili'nde çiğdemleriyle dedikodu yaptıkları sürece mutluydular. Ama el arabasıyla çiğdem satan adama para ödemek için cüzdanlarını her açtıklarında, dondurulmuş yüzleri ile geçmiş zamanın adamları tam da hatırladıkları sıcaklıkla gülümsüyordu onlara.

İşin kötü yanı; ne kadar gerçekçi olursa olsun dünü hatırlamak, bugünün yaşanmasına engel oluyordu.

2.14.2012

İç Sorgulamalar

En azından içimde hala hissettiğim asil değerler var.
Bugünlerde, kendi asaletimi sorgularken çokça, sığınabildiğim tek pozitif liman bu. Çünkü elimde kalan, beni asil gösteren tek olgu yalnız oluşum. Ki onun da ne kadar tercihim ne kadar zorunluluğum olduğu konusunda tartışmaya girmeye korkuyorum.
Yine de, galiba beni bırakıp gittiği için Johnie'ye çok derin bir teşekkür borcum var. O yapmasaydı ben yapamazdım, biliyorum. Benim aşk dediğim, bilimsel açıklaması serotonin eksikliği olan duygusal durum izin vermeyecekti bana. Mutsuz ama soğuk, yine de sadık bir istikrarla onun yanında kalır; beni aldatması dahil, yapabileceği, özgür iradesi dahilindeki canımı acıtacak her şeye rağmen ilişki dediğimiz medeni durumu sürdürürdüm.
Bu da, şüphesiz beni tüketirdi. Daha evvel yazmadıysam bile dile getirdiğimden eminim; Johnie beni terk ederken bile benim iyiliğimi düşünecek kadar centilmendi. Galiba.
Onsuz olmanın da beni tükettiği oldu elbette.Ama en azından bir otel odasında son bulmama sebep verecek bir birlikteliği yürütmedi benimle. Whitney Houston'ın şanssızlığı belki de Bobby Brown'ın bu kadar düşünceli olmayışıydı. Kendinden harcadığını bilmesine rağmen Houston doğru bildiğini yapıp, elinden geldiği sürece ilişkisine devam etti. Şimdi, kuşkusuz, hiç kimsenin elinden huzurlu bir uyku dilemekten fazlası gelmiyor.
Kendi evi bile olmayan, gecelik kirası ödenen bir odada hem de yalnız, bir erkek tarafından destek kolonları güçsüzleştiği için ölen biri ne kadar huzurlu uyuyabilirse tabi. Sadece erkek demek seksist oluyor, başka bir insan asıl mevzu.
Acaba Marilyn Monroe ve Kurt Cobain ne kadar huzurlu uyuyorlar? Whitney Houston'ın istirahatinin rahatlığı da onlarınkiyle aynı orantıda olacak. Galiba.
Yine de, biz bunu asla bilemeyeceğiz.
İnsanların gözünde asil olduğu düşünülen bir yanılsamayı, yalnızlığı yaşamak mı daha gerçek, daha faydalı yoksa kişisel istekle ya da daha fazla dayanamayıp ölmek mi?
Johnie giderken içimde bir şeyler öldü misal. Bugün bunu daha önce hissedemediğim derecede net hissedebiliyorum. Etten kemikten bir ruh hali bu üstelik. Kenarları artık tekrar tekrar yarılmaktan sertleşmiş duvarlarımı rahatsız ediyor. Onu, aslında artık benim için önemli olmadığını bildiğim halde özlüyorum. Ve etrafımdaki kimse, her satırını ezbere bildikleri bu hikayeyi okumak istemediğinden susuyorum. Alışmak böyle oluyor galiba. İnsanın en yakınları bile en önemli kabul ettiği acısını önemsemediğinde alışmış gibi susmaya zorlanıyor bünye.
Ve bu sessizlik tüm o duygusal açıdan yalnız, görmüş geçirmiş izlenimin asaletini arttırıyor.
Görmüş geçirmiş mizacın arkasında, en yakınlarım birileri için heyecanlanırken ya da onları kafalarına takarken takındığım tebessüm aslında neler neler gizliyor? Şanslı olduklarını düşünüp kıskanıyor muyum onları yoksa canının yanacağını, çabalarının sonuçsuz kalacağını bilmesine rağmen çocuğunu durdurmayan ebeveyn tavrı mı benimkisi?
Tek bildiğim tüm bunları düşünmek zorunda olmayacağım bir noktaya gelmek istediğim. Tek korkum da Mariah Carey'nin ölmesi.

1.31.2012

Alışkanlıklar Kötüdür

Hayatlarımızda neden olduklarını anımsayamasak da özel olduklarını bildiğimiz olgular var. Ve biz, tüm bu "özel" olguların başına "eski" sıfatını getirmeye meyilliyiz. Eski dostlar, eski arkadaşlar, eski sevgililer, eski eşler, eski evler, eski anılar...

Temelde; bu özel olguların "özel" olduklarını, onları özel yapanın ne olduğunu unutacak kadar hayatımızın dışında tutunca kabulleniyoruz. Yokluklarına canımızı acımayacak kadar alıştığımızda, canımızı yaktıkları dönemi ve hayatımızı güzelleştirdikleri dönemi onurlandırmak için onlara bu ünvanı veriyoruz.

Belki de bu kendimizi insan olduğumuza ikna etmemizin yollarından biri. Geçip gittiğimiz, tamamen unuttuğumuz onca başka şeyi, insanı ve hissi makul göstermek için bir tane numune seçip, onu hatırladığımızı gösteriyoruz insanlara. Saf bir ikiyüzlülük var bu işin içinde.

Hatta belki ikiden fazla yüz vardır. Bilmiyorum.

Özel olgularımızla yakalamayı amaçladığımız asır değer tevazudur belki de. Arkamızda bırakabildiğimiz onca şey için özür dileme yolumuzdur evrenden. Fazla tevazunun diğer tüm şekilleri gibi bu da kibirden ama.

Sırf bu yüzden, belki de hepimiz korkunç derecede güçlüyüz. Unutamadığımızı söylediğimiz tüm o "özel" olgularımızı savaş yarası misali gururla taşır, yeri geldiğinde insanlara gösteririz. Ta ki özellerin kendileriyle karşı karşıya gelene dek.

O zaman, onları özel bizi sıradan yapan noktalarla yüzleşiriz. Güçlü falan olduğumuz yoktur. Ne kadar süslersek süsleyelim bugün özel olarak nitelendirdiğimiz her şey dün bizi yenen, kaybettiğimiz davalar. Onları görmek çok hızlı bir şekilde yaralarımızın tüm kabuklarını açıp kanatıyor bizi.

Bazen yolda yeni sevgilileriyle birlikteyken rastlıyoruz onlara. Bazen doğumgünümüzü kutlamak için iyi niyetle arıyorlar bizi. Bazen de yeni sahiplerinin balkondaki panjurları tamamen kaldırdığını görüyoruz.

Sonuç bizim için hüsran olurken onların neden özel olduğunu görüyoruz çıplak gözlerimizle.

En sonunda, bir arkadaşımız çıkıp çocuksu bir sesle "Alışkanlıklar kötüdür" diyor, güneş gibi gülümseyerek.

Samimiyetle,

Alican Çakmak Kozoğlu

1.17.2012

Yeni Yaş

Sen, iki yıldan fazla bir zamandır benimlesin muhtemelen. Okuduğun için teşekkürler bugüne dek. Yaptığım onca imla hatasını ve bozuk düşüncelerimi anlayışla karşıladığın için de sağol. Büyüdükçe azalır diye düşünüyor insan.
Yine de, her daim yeni imlalar ve düşünceler var bozulacak. Biliyorsun sen de.
Bazen benim başımda ağrıyor imla ve düşünce bozuklukları yüzünden. Düşünsene, bugün bir yıl daha yaşlandım. 20 küsur insanı olma yolunda ilerliyorum. Hoşnut değilim diyemem hayatım için, gördün hep sen de, çok daha kötü günlerim oldu. Şu günler yanlarında bi' Paris Hilton, bi' Nil Karaibrahimgil günleri onlara kıyasla.
Ama ben, galiba yani ben, 20 küsur olduğumda çok daha başarılı bir senaryo tasarlamıştım kafamda ve onun gerçeğe dönmesini bekledim bunca zaman. Bazıları oldu tabi bunların, bazıları oluyor. Bazılarının olacağına olan inancım sarsılmadı. Boşvermedim hiçbirini demek güzel olurdu bak, onu biliyorum işte. Boşverdiklerim var, sen de biliyorsun onları.
Karma'ya minnet, elimdekiler için minnettarım. O ayrı. Ne olursa olsun yanımda olacağını bildiğim dört arkadaşım var. Oradalar yani, hissettiriyorlar orada olduklarını. Hareketlerimi kısıtlıyorlar bazen ya da itiyorlar yapamam dediğim şeylerin önüne beni. İyi geliyor. Her zaman böyle olması gerektiğine inandığım için belki de. Bazı bazı aramıyoruz birbirimizi, kötü gün dostluğunu yeğlemişimdir bir çok başka şeye, o da aşikar. İyi gün dostlarım için ise diyecek lafım yok artık. İyi günlerimi daha iyi ediyorlar, çok yaşasınlar.
Sen varsın bi' de. Kimsin, nesin, tanışıyor muyuz bilmiyorum ama varsın yani. İyi ki varsın. Sana ulaşamadığım günler, sana anlatamadığım olaylar yoruyor belki de beni biraz. Söz verirdim daha çok anlatacağım diye fakat dürüst olmamı seviyorsun sen bi' de benim. Bildiğimden demiyorum.
Ancak elimden geldiğince işte...

20 küsur oldum biraz daha, bir saati de geçti. Arkadaşlarımın baykuşları hediye getirecek diye bekliyorsam hala, korumam gereken değerlerimi iyi saklamışım demek bu. Yaşlanmaya başlamadım sanırım. Henüz büyümeye devam ediyorum. Devam da edeceğim. Korkma, herkesi bıraksam da geride seni taşırım yanımda.

İyi ki okuyorsun bunu. Ve doğum günümü kutladığın için teşekkür ederim Okur. Sen de iyi ki varsın.

Samimiyetle,
Alican

12.31.2011

Bye Bye 2011

So, here we are again...

Sanırım bu yıl benim için güzel geçti. Evet, biliyorum, ne olursa olsun 2011 Alican Yılıydı tadında bir güzellik değildi bu ama, 2010'dan güzeldi.

İyi şeyler oldu hayatımda. Ne olduklarını tam anımsayamasam da "Bir an evvel 2011 bitsin" modunda olmadığıma göre, iyi şeyler olmuş hayatımda demek ki. Hiç acelem yok sanırım bu konuyla alakalı. Telefonumu elime alıp gelen mesajlara/çağrılara geri dönüp güne başlamak için bile bir acele hissetmiyorum.

Belki de herkes 2011'i uğurlamaya başlamadan evvel, hak ettiği sabrı ona göstermeli.

2012'den bahsedecek olursak...

Öncelikli hedefim, sanırım, 2011'in kazandırdıklarını elimde tutmak olacak. Çoğu iyiydi bu kazanımların ama kötüleri de değişsin istemiyorum. Önümde yeni bir tablo, yeni bir yol var ve ben tamamıyla yeni olan yolun dün benim için iyi olan ve kaybettiğim bir şeyin dönmesiyle değişmesini arzulamıyorum.

Bir diğer hedefim de Mayalar'a yanıldıklarını kanıtlamak. Bunu hep beraber yaparız nasılsa.

Bir de... 2012'de Johnie'yi özleyeceğim günler olacak elbette, onu da biliyorum. Tıpkı 2012'nin Johnie'den bahsedeceğim son yıl olacağını bildiğim gibi. Cidden, ben bile bu kadar sıkıldıysam, kim bilir sizin başınızı ne kadar ağrıttım tek bir adem için.

Bir şekilde her gün görüşemediğim ya da zaten beni tanımayan insanlar için ise iki alt yazı geçmek istiyorum. Birincisi, uzunca bir süredir Johnie Johnie diye ölüp bitmiyorum. Hatta blog bunu bu şekilde yansıtmaya başladığı için, geçen sürede bir şekilde hayatıma girmiş diğer insanlara, evet başka insanlar oldu canlarım, haksızlık ettiğimi düşünmeye başladım. Johnie içi boşalmakta olan bir meta benim için. Belki bir ya da iki "iyi" yazılık gücü kalmıştır. Ben yazarken eğlenirim, siz okurken eğlenirsiniz.

İkinci alt yazı ise şu; insan olan, sizin benim gibi yaşayıp nefes alan Johnie, kötü biri değildir. Yani evet, müthiş iyi biri, müstakbel Santa Claus değil belki ama ortalama bir adem. Kötülük olsun diye kötülük yapan biri değil. Beni bırakması konusunda suçlu bile olmayabilir, kim bilir belki hakikaten de çekilmez bir hal almıştı ilişkimiz.

Bunu da açıklığa kavuşturmak istedim.

Ha, bu lafların ardından, en azından en yakın arkadaşlarım bıyık altından "Sanki geri dönse kabul etmeyecek, hah" diye gülüyor olabilirler, orasını, evet, bilemeyiz =D Neyse ki huyu değildir dönmek.

Velhasılı kelam; herkes için, başta benim için, güzel bir yıl olacak 2012 bence. 2011'in de hakkını yemeyin.

12.25.2011

Noel Hafızası

Arada bir, hala, kimseye anlatmadığım bir an geliyor aklıma, böylelikle zamanın göreceli olduğuna daha çok inanıyorum.
Yani, üç buçuk ay süren bir "şey"le alakalı nasıl olur da anlatılmamış anılar kalabilir ki, değil mi? Üç yıldır anlattığımı düşünürsek hele.
Bugün, evet, tam olarak bu şaşırmayı bir kez daha yaşadım. Sıkıcı pazar günlerine has bir beklentiyle, üzerimde pijamalarım ve pelerin yaptığım battaniye, oturmuş Baturay'ı bekliyordum -ki hala gelmedi-, birden aklıma Johnie ile birlikte Baturay'ın kampüsünde gerçekleştirilen bir konferansa katıldığımız gün geldi. Hemen ardından da devamı, tıpkı çorap söküğü gibi diyebiliriz...
O gün, o konferans sırasında yaşadığımız bir olay sonucu, oturum devam ederken, Johnie'yi terk edip salondan çıktım ben. Zamanında İmparatorluk'a hizmet eden binanın taş merdivenlerinden inerken, hatırlıyorum da, hem kızgın hem de haklı hissediyordum. Şu anda saçma geliyor ama sanırım gerçekten haklıydım. Ve sizi temin ederim, sinirlenmeme izin verecek bir haklılığım varsa çekilmez biri olurum. Uzlaşılması imkansız. Neyse ki çok nadir haklı olmaya özen gösteriyorum.
Yine de, o gün haklı olacak kadar şanssızdım. Ve haklı oluşumun geri adım atmama izin vermeyeceğini biliyordum. Johnie, olur da adım atmazsa ilişkimin bitmiş olacağı kişi, ben yanından kalkarken numaradan da olsa tüm dikkatiyle konuşmacıya odaklanmıştı.
Bittiğini hissediyordum. Kötüydü. Yine de, en azından, ben bitirmiştim.
Hukuk Fakültesi'nden çıkıp Sahaflar Çarşısı'na meyleden merdivenlerden inerken durmamı söyleyen bir mesaj aldım.
İki hafta daha sürsün her şey, Johnie beni yüz üstü bırakma şansı yakalasın diye durdum ben de.

12.18.2011

L'Enfer, C'Est L'Autre

Birini artık değiştiremeyecek, geri alamayacak kadar sevmek, sadece sevmek eyleminin kendisiyle gerçekleşmez.
Değiştirmeyi, geri almayı düşünmeye başladığında ortaya çıkan kızgınlık nefrete evrildiğinden, nefret sevginin alt kollarından biridir belki de. Çünkü insan ne kadar severse sevsin birini, özünde kendini daha çok sever, bilmese bile bunu. Kendisine sonsuza dek kızgın kalamaz ama bir başkasından nefret edebilir.
Bu yüzden, başkaları cehennemdir kişiye. Kendi hataları yüzünden gidecek olsa da cehennemden nefret eder. Ön koşulu unutur.
Unuturuz.
Tek fark, birisini sevmemiz gerektiği düşüncesi o kadar erken işlenir ki; içimize değiştirmeyi, geri almayı istediğimiz sevgiler nefrete dönüşürse ağzımız yaptığımızın hata olduğunu kabullense de beynimiz bu konuda kalbimizle uyuşmaz.
Kalp beyinden özerkliğini ister, biz de arafta kalır ve acı çekeriz.
Bu sevgi, üzerimizde beyaz satenden bir elbise varmış gibi iz bırakır arkasında. İçindekini güzelleştirse de bu iz, elbiseyi kirletir. Bir nevi, kullanılmış yapar onu.
Aşka tekrar inanma yetimizi elimizden alır, nefret edebilme yeteneğimizi elimizden alır.

11.19.2011

Caroline Wozniacki & Malena Ernman

Evet, bloga bir şeyler yazamıyorum, bu hiçbir şey yazmadığım anlamına gelmiyor ama bloga geçirmeye vaktim olmuyor işte.

Zira okul, iş ve arkadaşlar derken eve girip uyumaktan başka bir şeye vaktim kalmıyorum.

İnanır mısınız pazartesi ve salı ikişer sınavım var ve ben ikisinin derslerine hiç girmedim!

Bi' şekilde kıvıracağımdan eminim, orası ayrı.

Yine de benden bi' şeyler okumayı özleyenler için, evet evet sana sesleniyorum, lütfen WomanRoute® dergisi için yaptığım röportajlardan ikisini paylaşıyorum.

Başarılı tenisçi Caroline Wozniacki için buraya, İsveç'in en başarılı seslerinden Malena Ernman için ise buraya tıklayın.

Sizi seviyorum!


10.24.2011

İlk Defa

"Enteresan." dedim ben, O yataktan kalkıp sigara yakarken. Bugün bile sigara kokan erkek eli bana Johnie'yi hatırlatır. Her ne kadar kendisi birlikte olduğum ne ilk ne de son sigara kullanıcısı değilse de.
"Orgazm oldun ve benden sıkılmadığını fark ettin, değil mi?" dedi tekrar yanıma uzanırken. Dudaklarında ucuz bir sigara, yüzünde çarpık bir tebessüm, burnunda samanyolundan bir parça vardı.
"Evet."" dedim boş gözlerle, daha sonra pek çok kez ziyaret edeceğim, etmeme son verildikten sonra bile konforu konusunda hep olumlu cümleler kuracağım yurt odasının tavanına bakarken. Az evvel fark ettiğim ayrıntıları fark ettiğimin farkında değildi. Ama bana dönüp sol kolunu ve bacağını vücuduma sardığında, bunu hissettim. Vücudu soğuktu.
Ben zaten o vücudu ısıtımaya hiçbir zaman kabil olamadım galiba.
"Çünkü birbirimize aşığız." gibi bir şey söyledi, kendi cümleleriyle.
"Çünkü birbirimize aşığız." gibi bir şey yankılandı beynimde, onun cümleleriyle.
Öylece yattım orada. Tavana bakıp, İstanbul'un meşhur yedi tepesinden de yüksek bir yerden manzarayı seyrederken. Kanat takıp Galata'dan düşen adamdan bu yana kimsenin görmediklerini gördüğümü düşündüm.
O günden sonra, arkada bırakılana kadar, arkada bıraktıklarımı düşünmedim. Sanırım nereden geldiğimi de unuttum. Hatırladığımda ise, geriye dönüş yolu benim parçalarıma uymayan yeni çıkıntılar üretmişti bile.
İzmir'de de bu yüzden yapamıyorum. Arkada bıraktıklarımı düşündükçe o kadar küçük bir koyda yüzmemem gerektiğini düşünüyorum.
Nasılsa İstanbul'da devasa bir jakuzide verilen grup seks partisi gibi bir hayat yaşıyoruz. O sıcak suyun içinde belimize dolanabilecek soğuk bir bacak yok ve biz orgazm olduğumuzda fark etmiyoruz bile. Artık.

9.09.2011

"Dünyanın senden geri kalanını, seni sevdiğim gibi sevemiyorum."

Bütün. Ne demek acaba? Tüm ile hemen hemen aynı anlama gelirken, neden biri "n" diğeri "m" ile bitiyor?
Yaşlı bir kadın var bir yerlerde. Genç gösteriyor. Şen şakrak, hafiften şuh. Bu gece, onun hayatında önemli bir şey oldu. Ben, hep, o kadının hikayesini anlatmak istiyorum, olmuyor. Yine de bu gece, bir kırılma noktası yaşadığına eminim.
Bir keresinde "Dünyanın senden geri kalanını, seni sevdiğim gibi sevemiyorum." demiştim, o kadın da demiş olmalı. Bu gece o kadın eskilerden biriyle bir arada. Şarkılarda anlatılan, alt metni "Ben gençken günümü gün ettim, sen beni bekledin, şimdi yaşlandım, senden başka kimse bakmaz bana. Ne dersin, ikinci bahar?" olan senaryoyu yaşıyorlar, çok daha romantik yaklaşarak bu gerçeklere. Özlemenin yarattığı acizlik nelere kadir...
Çünkü bu kadın, aptal bir kadın değil aslında. Bazen siyahın beyaz, bazen de beyazın siyah olabileceğini yol boyunca yolcuların da, şoförün de, arabanın da, yolun kendisinin de değiştiğini pek çok defa görmüş.
Nelere şahit olmuştur kim bilir?
Ben, şimdilik, bilmiyorum.
Ama o adam yine gidecek. Kadından kırk yaş küçük bir başka kız çocuğu için. Kalbi, umuyorum kırılmamayı öğrenmiştir.
Soğuk, erken, milletin çoğunun daha uyuduğu bir İzmir sabahında, Alsancak kadar insansız kalmayı öğrenmiştir umarım.
Hayatına devam etmeyi başarır.
Çünkü bir süre sonra, bütün şanslar bittiğinde, insan hayatını yaşamaz, tüm fotoğrafı görebileceği ana ulaşmak için hayatına devam eder.

7.03.2011

Sokağın Sonundaki Terk Edilmiş Ev

İki gün evvel kocası evi terk etti. Yarı yaşında bir başka kadın için. Otuz yıllık evliliklerini hakkını vererek bitirmek adına, galiba, gecenin bir yarısı gizlice, arkasında bir ''açıklama'' mektubu bırakarak.
Mektuptan çıkan soru işaretlerini iyice sindirebilmek adına dün, battaniyesini kafasının üstüne çekmiş halde, hiçbir şey yapmadan uzandı. Evde onu görebilecek kimse olmadığını biliyordu oysa.
Önce oğlu başka bir şehire gitmişti. Sonra da kızı, kız arkadaşıyla yaşamaya başlamıştı. Kızının yaptığını kendisine yapılan bir ihanet olarak algıladığını düşünürsek, kızının babasına çektiğine inanması kimseyi şaşırtmayacaktır.
Bu sabah uyandığında hayatına böyle devam edemeyeceğini biliyordu. Yola koyulmak adına en sevdiği pantolonunu ve kızının hediye ettiği, kocasının giymesinden hoşlanmadığı, üzerinde denizci mavisiyle ''69'' baskısı olan beyaz tişörtü giydi.
Eve bir kez daha güzelce bakıp gaza bastı. Geri dönmeyeceğinden emindi, bavullarını da toplamıştı.
Hazırlıksız olduğu tek şey direksiyonun arkasında geçireceği aslında nereye gideceğini bilmediği bugündü. Kırk olsa belki daha az sorun olurdu ama bugün içinde bulunduğu yaş aralığı değişiyordu ve yaşadıkları kutlama yapmanın bir hayli enteresan bir yoluydu.

Bugün elli yaşına giriyordu.

Yine de il sınırından çıktıktan sonra hayata yeni bir başlangıç yapabileceğini hissetti.

İşte bu, neden çürümeye bırakıldığı anlaşılamayan güzel harabe evlerin arkasında yatan hikayedir.

7.02.2011

02.07.11 - C'est La Vie / Okura Sesleniş

Biraz değişiklik yaptım, daha düzenli durduğuna inanıyorum böyle her şeyin.

Umarım beğenirsiniz.

Bir süredir bir dergide çalışıyorum, bilen biliyor, yazmaya istediğim kadar zaman ayıramıyorum. Ama  baskıya girdiğimizi düşünürsek, çarşamba günü raflardayız galiba, bu akşam rahat rahat yazacağımı garanti ediyorum.

Kendinize iyi bakın.

=)

6.26.2011

Gitmişim Farz Edelim

Havadan sudan değil de daha derin konuları açmaya çalıştığımda tepki veren tek şey algın ve o da kapanarak gösteriyor varlığını. Neden sustunu sorduğumda ise bundan bahsetmek istemediğini söylüyorsun. Konuşulmayanın ne olduğu çok açık.
Bir yol ayrımındayız.
Ben ne yaptığım, ne düşündüğüm hakkında sana bir kitap, deniz kadar açığım. Bu yüzden sen nereye gittiğini, kimlerle görüştüğünü gizlediğinde ister istemez muhtemel bir elvedanın eşiğinde olduğumuza inanmaya başlıyorum. ''Ama''lardan yoksun, dürüst bir tutuma ne dersin?
Bunu bana borçlu değil misin?
Eğer beni kaybetme fikrine dayanabiliyorsan artık, kalbinden geçen ok ben değilsem, beni öpmek başını döndürmüyor da dışarıda başkaları, iyileri var diye düşünüyorsan büyütmeye gerek yok...

Bir hatıra
Geçmiş zaman
Seni eskiden güldüren birinin tebessüm eden bir fotoğrafı

Kabul et beni de; gitmişim farz edelim.

Öylece, bitmişiz farz edelim.

Mea Culpa

Bugünün geleceğini hep biliyordum, dünya yürüdüğümüz patikaların kesişmesini engelleyecek kadar büyük değil biliyordum, işte buradayız halimize bak. Ne derim diye hep merak ettim, yalan mı söylerim acaba hayat çok güzel, bak yamadım eskisinden daha iyi durumda kalbim diye. Yoksa diplomatik mi oluruz diye. Gerçeği söylemek zor olur gibi geliyordu düşünürken ama aşamadım seni, işte söyledim. Hala üstesinden gelemedim bende kalanların, sen yoluna devam ettin suçlamıyorum seni. Yine de tek yapmak istediğim sana ulaşıp benim için sadece sen olduğunu söylediğini işitmek. Söyledim işte, içten içe, yeşil gözlerini kocaman açıp senin de beni özlediğini, senin de beni istediğini duymayı bekliyorum. Sanırım asla benden tam olarak gitmene izin vermeyeceğim, geçen zaman da benimle hemfikir. Düştüğüm duruma bak Johnie O Doe, hayır hayır bakma. Kafamda kurduğum gibi davranmam gerekirdi. Denedim ama hala buradayım işte. Basitçe gülümseyip kafamı çevirmeliydim dışarı çıkmasına izin vermekten gurur duymayacaklarımı görme diye. Hata yaptım, yine.

Anneler Her Şeyin En İyisini Bilir

Endişeyle çarpıldı yüzü ön kapıda kızının bindiği arabaya bakarken. Bir tanecik kızı yerleşirken koltuğa bağırmak istedi aslında. Ama yavrusunun zihni sağırdı o anda bu tarz uyarılara.

Karanlık yollara sapma / Hele böyle gözüken bir oğlanla / Duymak istediklerini söyler / Geri dönüşü de olmaz ha

Donnie Darko'nun rüyaları kadar karanlık bir geceydi. Kimse kızın hayır dediğini duymadı. Vurdu ve tekme ve çığlık attı ama çocuk onu arabadan dışarı ittiğinde olanlar olmuştu.

Yolun kenarında bir çam ağacı olacak / Vahşi otlar gibi yerden bitmiş / Ne oldu sadece Tanrı bilir / Bari sen karanlık yollara sapmayacak ol

Eve dönmek için ağlayarak kilometrelerce yürümesi gerekti. Vardığında herkes yeni girmişti yataklara. Annesi nasıl olduysa biliyordu neler olacağını, bir saat önce evde olması lazımdı.

Sessizce odasının ışığını açtı / Gözleri de elbisesinin eteğindeki lekeler kadar kırmızıydı / Annesinin hıçkırıklarını duysa da / Sinsice babasının beylik tabancasını aldı

Elinde silahla tekrar evden çıktı. ''Anne sen haklıydın.'' demektense hapiste yatmaya razıydı. Geldiği karanlık yola geri döndü. Çocuğu orada buldu. Orası çocuğun kaderinde bulunması kararlaştırılan son yerdi.


Şimdi yavaşça tekrar söylüyorum bu şehrin en bilindik tekerlemesini sana...

Karanlık yollara sapma / Hele böyle gözüken bir oğlanla / Duymak istediklerini söyler / Geri dönüşü de olmaz ha